İnsanın etrafında olan ve onu rahatsız eden her şey aslında; manevi tedaviye muhtaç olduğunu gösteren, kalbinde yer tutmuş yanlış düşünce ve duygulardan kaynaklanır.
eş-Şeyh eş-Seyyid
Mehmed Canlar Efendi
Hayatı, irşâdı, sohbetleri, hikmetli sözleri ve fotoğraf galerisi için hazırlanan özel sayfa.

Hayatı ve İrşadı
NEDEN MEHMED EFENDİ?Oku
İhvanlar tarafından Hacı Cevad Efendi Hazretleri’ne (k.s.) ‘Neden Mehmed?’ diye sorulduğunda, Efendi Hazretleri şu cevabı vermiştir: "Mehmed Efendi bize canıyla, malıyla sıdk ile hizmet etmiştir. Biz ondan başka kimden vefa gördük? Ben, kadını erkeğiyle bu cemaati kime emanet edeceğim, Mehmed’den daha emini mi var? O divanda bizim yanımızda, sadık-can, el-vefa, el-emin diye bilinir. Sonra vazife bizim tarafımızdan değil bizzat Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) onayı ile verilmektedir. Biz evlatlarımızı Peygamber Efendimiz'in de (s.a.v.) bulunduğu divana sunarız, kararı onlar verir. Bizim verdiğimiz icazet, usül icazeti değil bizzat divan icazetidir. Bu icazeti alan er çok azdır. Usûl icazetini; usûl yoluyla gelen her meşayıh, sözüm ona her şeyh verebilir. Divan icazeti ise çok nadirdir."
Hacı Cevad Efendi (k.s.) sonra şunları ekledi: “Biz nacizane bu yolda 75-80 sene hizmet verdik. Tarlamızda yetişen ekinlerimizin (müridler kast edilmektedir) kamışlarının içi hep boş idi, ümitsizlik içerisinde sene doksanlarda divanda Rasulullah’a (s.a.v) başvurdum. ‘Ya Rasulullah ben ardımdan bir evlad bırakabilecek miyim?’ diye sordum, ekinlerime (müridler) bakıyorum hep içleri boş. Rasulullah (s.a.v.): ‘Hacı Cevad, senin bizde emeğin çok, sana senden sonra bir evlat verelim.’ dedi. Ben de sevinç ile divandan geri döndüm. 2-3 sene bekledim gelen giden yok. Sene 93’te divandan bir seyyid vefat etti, bende bunu fırsat bilip hemen Rasulullah’ın (s.a.v.) huzuruna çıktım. ‘Ya Rasulullah, hani siz bana bir evlat verecektiniz ya, divandan da hazır bir seyyid vefat etmiş iken sizin zürriyetinizden birini yetiştirebilir miyim?’ diye sordum. O da (s.a.v.) ‘Olur, sana en yakın köy, Tepesidelik Köyü. Orda Muhacir Mehmet Efendi’nin soyundan oğlu Bayram’ın zürriyeti Mehmed evladımızda bu nişane parlıyor. 2 ay sonra babası vefat edecek, defin işleri için Türkiye’ye geldiklerinde onu alırsın.’ dediler. Mehmed Efendi’nin babası vefat ettiğinde o gece bana, senin taleben geldi, git onu babasının kabrinin başından al, dediler. Bizde, bize verilen emir üzerine Mehmed Efendi’yi yetiştirdik, böyle oldu.”
HACI CEVAD EFENDİ İLE İLK KARŞILAŞMAOku
Mehmet Efendi şeyhi Hacı Cevad Efendi (k.s.) ile ilk karşılaşmalarını şöyle anlatır: “Babam vefat ettiğinde 17-18 yaşlarındaydım. Babamızı tam toprağa koyar iken bir anda insan kalabalığı yarıldı; yaşlı, nur yüzlü bir zat yanıma doğru yaklaştı. Herkes ona hürmet ediyor, ben ise onun şeyh olduğunu bilmiyordum. Ben kabrin başında babamın baş tarafında bulunuyordum. Bana yaklaştı ve herkesin içinde elimi tuttu. Ona baktım, o da tebessüm ile bana bakıyordu, bir anda içime ılık ılık bir şeyler aktığını hissettim. İçimden, ne kadar güzel, tatlı bakışlı bir insan, diye geçirdim. O da bana “Sen benim talebemmişsin, öyle mi?” dedi. Ben de “Bilmem.” dedim. Bana “Seni annenden isteyeceğim.” dedi. Defin işleri bitti hepimiz taziye evimize döndük, Şeyh Hazretleri de geldi. Orada insanın doğumundan ölümüne kadar ve kabir ahvali ile alakalı bir kaside söyledi, herkes ağladı. Sonra müsaade isteyip “Cenaze sahiplerinin hanımları bir zahmet avluya çıksın, söyleyeceklerim var.” dedi. Babamın iki eşi olduğundan her iki annem de avluya çıktı, avlu bir hayli kalabalıktı. Herkesin içinde annelerime yönelerek dedi ki “Evlatlarım, Allah size bir evlad vermiş. Müsaade ederseniz o evladınızın terbiyesini ve yetişmesini biz üstleneceğiz.” O anda herkes her iki anneme; başınıza devlet kuşu kondu, ne mutlu size, dediler. Analığım Belgizar, abim Şükrü Efendi’yi zannetmiş, annem ise abim Hakan Efendi’yi zannetmiş. Efendi onları kalbinden geçeni bilip “Ne senin, ne de senin zannettigin. Biz bu sarı oğlana talibiz.” diye bana işaret etti. Böylelikle Hazret, bizi bu yolun terbiyesi ile büyüttü. Hem Kâdirî hem de Nakşibendî yolunun icazetini verdi."
23 YILLIK EKMEKOku
Seyyidliğimize gelince; Hacı Cevad Efendi, bana “Oğlum, sizin aslınız seyyiddir. Senin soyunda evliyalar var. Biz seni divanda talep ettiğimizde, Rasulullah (s.a.v.) seni yetiştirmemiz için işaret buyurdular. Senin soyun Bağdat'tan Gürcistan Ahıska'ya, oradan Kars'a, Kars'tan Ağrı'ya gelip uzun bir müddet Ağrı Eleşkirt'te ikame ettikten sonra, Rus baskısından dolayı Erzurum'a göç etmek zorunda kaldı. Deden Mehmed Efendi, 12-13 yaşlarındayken Erzurum'da annesini kaybettikten sonra tek başına kaldı, batıya göç eden Ağrılılarla birlikte Kırşehir’in Tepesidelik Köyü'ne geldi. Orada işçiye ihtiyacı olan bir köy ağasına tek başına hizmetçi olarak bırakıldı.” diye anlatırdı.
Bu olayı amcam Ali Efendi’ye sorduğumda amcam hadiseyi şöyle doğrulamıştı: “Köyde bize hala, dışardan gelen anlamına gelen muhacir derler, biz bu konuyu pek konuşmayız. Dedenin amcası Ağrı’da Müşür Hazretleri isminde, kerametleri ayan meşhur bir evliya idi. Ben tahmini 16, baban Bayram da 13-14 yaşlarında iken, deden Mehmet Efendi zekat verecek mülke sahip olunca ekinlerinden olan öşürünü (buğdayın zekat miktarı) amcası aynı zamanda da şeyhi olan Müşür Hazretleri’ne göndermek istedi. Buğdayları çuvallarla kağnıya yükleyip babanla birlikte beni Ağrı’ya gönderdi. Biz yolda gider iken bir ara kağnıyı uçuruma kaydırdık. Gökten büyük bir el gelip bizi oyuncak bir arabaymışız gibi alıp tekrar yolun üstüne koydu. Hayret ve korku içinde kaldık, lakin içimizde bir huzur ve güven hissi vardı. Yolumuza devam ettik, günler sonra Ağrı Eleşkirt’e vardık. Amcamız Müşür Hz.’ni sorduğumuzda bize yerini gösterdiler. Vardık kapıyı çaldık. Hazret kapıyı açtı ve daha önce bizi hiç görmediği halde tanıdı. “Gelin bakalım yavrularım, yolda kağnıyı uçurumdan kaydırdınız ama biz sizi kurtardık.” diyerek bizi içeriye aldı. Oturduk, halhatır sohbet sonrası ben kendisine “Burda akrabalardan kimlerimiz var?” diye sordum, o da bana “Git kahvehaneye kendini tanıt, ‘Ben Ali Efendi’nin torunu oluyorum.’ de. Herkes sana sahip çıkar ve kendini tanıtır.” dedi. O arada baban da benimle gelecek idi. Müşür Hz. babana “Sen kal.” dedi. Ben gittikten sonra babana demiş ki “Bayram şu üst dolabı aç, senin karnın açtır. Orda bir ekmek var, al onu ye.” Baban ekmeği alıp bölüp yemeye başlamış. Müşür Hz. "Nasıl, taze mi?" diye sorunca "Evet, fırından yeni çıkmış gibi taze." demiş. O arada babanın midesi bulanmış, fenalaşıp düşüp bayılmış. Uyandığında kafası Müşür Hz.'nin dizinin üzerindeymiş. Müşür Hz. kendisine "Sana ne oldu Bayram?" diye sormuş, o da "Acaba ekmekten mi oldu, zehirlendim mi?" diye sorunca Müşür Hz.: "Hayır, helal ile haram vücudunda bağdaşmadı. Harama helale dikkat et, zürriyetinden gelecek olan var. O ekmek 23 senedir seni bekliyor." diye baban 13 yaşında bir çocuk iken ona nasihatte bulunmuş. Yine çocuk yaşlarında iken ona, şu şu zikirlere dikkat et, diye 4-5 çeşit zikir telkininde bulunmuş.”
KARNINDAKİNE DİKKAT ETOku
Mehmed Efendi’nin annesi Özgül Hanım kendisine hamileyken yaşadığı olayı şöyle anlatır:
“1975 yılında oğlum Mehmed’e hamileydim. Türkiye’de yaşıyorduk, eşim Bayram Efendi ise yurtdışında çalışıyordu. Eşimin Türkiye’ye doğru yola çıktığı bir gün kapımıza dilenci kılığında bir zat-ı şerif geldi. “Kızım bana Allah rızası için bir gömlek getir.” dedi. Ben de içeriden Bayram Efendi’nin en sevdiği gömleğini alıp ihtiyaç sahibi o adama verdim. Adam “Kızım sen hamilesin, karnındaki çocuğa çok dikkat et. Allah sana hayırlı, seçkin bir evlat verecek. Kocan şu anda yolda, bir kaza geçirip arabayla uçurumdan düşecek ama burnu bile kanamayacak. Hadi kızım bana su getir.” dedi. Su getirmeye gittiğimde ise o zat çoktan kaybolup gitmişti. Bir süre sonra Bayram Efendi’nin kaza yaptığı, arabayla uçurumdan bir ağacın üzerine düştüğünün haberi geldi. O zatın dediği gibi eşim o kazadan burnu bile kanamadan kurtulmuştu.”
BABADAN ALINAN HAYIR DUASIOku
Mehmed Efendi hizmetleri neticesinde babasından aldığı hayır duaları şöyle anlatır: “Babam 1990 yılında kansere yakalanmış, bizim haberimiz yoktu. Bir gün babam yere düştü, son derece halsiz görünüyordu. Kendisine ne olduğunu sordum. Bana “Sizin neyden haberiniz var, ben ölüyorum, hastayım.” dedi. O gün benim için dönüm noktası oldu. O günden sonra vefat edene hep babamla beraberdim, birlikte yatardık, tüm bakımlarını ben yapardım. Vefat edene kadar, kendisine hizmetimden dolayı bana "Oğlum, Allah seni saadet ehli kılsın, selamete erdirsin. Allah seni dostlarıyla buluştursun, ben senden razıyım Allah da seni razı olacağı hale erdirsin." diye çokça dualar ederdi. Abim Şükrü Efendi, hizmetlerimden ötürü "Önceleri babam hep seni kayırırdı, sebebini anlamazdık ama şimdi anlıyorum.” derdi. Birlikte kaldığımız dönemlerde (90-91 yıllarında) babam, Müşür Hz.'nin ona telkin ettiği zikirleri, ben yaklaşık 15 yaşlarında iken bana telkin etti. Geceleri "Hadi tesbihatlarımızı çekelim." derdi. Birlikte istiğfar ile başlar, ardından sırasıyla salavat, La ilahe illallah, La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minez zalimin, Selamun kavlen mir rabbir rahim, La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim zikirlerini çekerdik. Çocuk yaşlarımda babamla beraber çektiğim bu ilk tesbihâtlar, Müşür Hazretleri’nin yıllar evvel babama verdiği mânevî müjdenin bir hazırlığıydı. Nihayetinde yine babamın kabrinin başında, Rabbimin bir lütfu olarak Şeyhim Hacı Cevâd Efendi Hazretleri ile tanıştım; kendisine intisâb ederek seyr-i sülûk yoluna başladım.
Hikmetli Sözleri
Allah kimin kalbini diriltmek ve diri tutmak isterse ona fakirleri sevdirir ve fakirlerle dostluk kurdurur. Kim de makam, saltanat ve zenginlerin peşinde koşarsa bil ki bunların kalbi ölüdür.
Kendi nefsini tanıyıp arındırmayan biri, başkasının nefsini nasıl terbiye edebileceğini zanneder, heyhat! Bırak birini irşad etmeyi, senin karşındakine ispat edebileceğin ancak kendi yetersizliğin ve rezilliğin olur.
Kendini bilmeyen ve Allah'ın yarattıklarına tecellisini (sıfatlarının yansımasını) anlamayan, Allah'ı tanımış değildir. Eşyanın hakikatine ermeyenin de Hakk yolda (tarikat) rehberlik etmesi doğru değildir.
Kim insanlar tarafından sürekli aldatılıyorsa Allah onu ya kendisine istiyordur ya da onu kendisinden başkasına kul olduğu için cezalandırıyordur. Dikkat et! Allah sevdiği kuluna insanların gerçek yüzünü gösterir.
Mânevî ders sadece zikir sayısını tamamlamak değildir. Nakşibendî yolunun 11 prensibi iç huzuru sağlamak için en mükemmel düsturdur. Bunları anlayıp tam uygulamazsan, dünya seni hep korkutur ve huzurunu kaçırır. Böylece sen de sülûkunu gerektiği şekilde tamamlayamaz, yarım kalırsın.
Tarikata giren insan aslında bir yola girmiş değildir ve kendini de birine teslim etmiş değildir. Tarikata giren ve tarikata kabul eden iki kişi arasında ilişki şuna benzer: Tarikata giren “Benim dünyaya gelmekten gayem Allâh’a kavuşmaktır. Bende Allâh’a giden yolu bilmiyorum ve bu kader yolculuğunda başıma nelerin geleceğinden haberim yok. Bana Allâh’a giden bu kader yolculuğumda yardım eder misin?” diye talepte bulunur. Onu kabul eden tarikat şeyhi ise şunu söyler: “Tamam, sana ait olan kader yolculuğunda sana refakat edeceğim ve gitmek istediğin o yere kılavuzluk edeceğim.” Aslında tarikata giren bir yere tabi olmuş değildir. Kendi hayat yolculuğunda kaderinin başına getireceği olaylara isyan etmemek, hedefi unutup yolda kaybolmamak için bir kılavuz tayin etmesidir.
Kader karanlık bir yoldur. Bu yolda ancak Kur'an ve sünnet ile yolculuk yapabilirsin.
Akıl ile kurgulanan ham söylemler dua yerine geçmez ki kabul olsun. Yalnızca kalbin iştiyakı dahil olursa müstesna.
Evliyaya gelen bela kandildir. Müride gelen bela idraktir. Avama gelen bela ise helaktır.
Önce zikir sonra fikir. Zikri olmayanın hakiki fikri de olmaz. Siz batının İslam aleminden çalmış olduğu ilim ve bilimin doğrultusunda söylediklerini, onların fikirleri zannetmeyin. Onların tüm araştırmaları ve sonradan ruhsuz bir şekilde ortaya koydukları söylemlerin tamamı İslam, tarikat büyüklerinin eserlerinden alınmıştır. Telif olan eserleri çocuklar da yazar, asıl erlik tasnif sahibi olabilmektir.
Helal yiyen kişi günah işlemek istese de güç yetiremez. Haram yiyen de istese de hak yolda yürüyemez.
Allah dostlarının eti zehirlidir. Onları dişlemek isteyen kendini zehirler. Allah dostuna çatanın hasmı Allah'tır.
Hâlis mümin bidatçıyı sevmez. Bidatçılarla ülfet edenin kalbindeki iman nuru sönmeye başlar.
Şeyhin huzurunda izinle konuşulur, gıyabında ise ruhuna üç İhlas bir Fatiha okuyup himmet isteyerek konuşulur. Eğer dilin açılıyorsa konuşman isteniyordur. Eğer zorlanıyorsan konuşmaman gerekir.
Allâh yolunda siz bir işte çaba gösterin, tırnağınızı toprağa geçirin. Allâh gayretinizi görürse işinizi kolaylaştırmak için kepçeyi gönderir.
Rabbinin sana kudret elini uzatıp rahmet nazarını üzerine çevirmesini dilersen, Vâcibu'l-Vücûd olan Allâh’ı hem zikret hem de zikrettir. Böyle yaparsan göktekiler seni sever ve sana yardım ederler.
İnsan istese de istemese de alıp verdiği her nefeste Allâh’a bir adım daha yaklaşmaktadır. Son nefesini verdiğinde ise Allâh’ı karşısında bulacaktır. Lakin tek fark şu ki, kimi celâle kimi ise cemâle mazhar olur.
Mürid dersi aradan çıkartmak için değil, Allâh ile arayı bulmak niyetiyle çekmelidir. Kalben, aklen ve lisanen tam huzurda olduğunun şuuru içerisinde dersini tamamlamalıdır. Ey Mürid! Dersini okurken sanki Allâh’ın şu kâinatta bir tek seni yaratmış olduğunu ve O’nun huzurunda olduğunu hayal ederek evrâdını oku.
Bir mürid hatayı başkalarında gördüğü sürece irşadı mümkün olmaz. Ne zaman ki tüm hatayı kendinden bilir, o zaman sülûk yolculuğu başlar. Yûnus Emre Hz.’nin (k.s.) dediği gibi: “Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk aranmaz sen eğri isen.” Yoksa Hızır (a.s.) ile Mûsâ’nın (a.s.) yolculuğu gibi mürid ile mürşid arasındaki ilişki kopar.
Bir insan tarikattan el almakla tarikata girmiş değildir. Zira mürid, şeyhin bahçesine dikilen bir fideye benzer. Bu fidenin, yani müridin, şeyhin ilim toprağında olması, zikir suyu ile sulanması ve şeyhin huzuruna, yani iklimine uygun olması gerekir. Sonra bu fidenin büyümesi ve verdiği meyvelerin (güzel ahlak ve davranışların) tatlı olması için bir güneş misali şeyhin nazarında kızarması gerekir. Canlı varlıklar için dört unsur (hava, su, toprak, ateş) ne ise mürid için de şeyh odur.
Dört türlü mürid vardır. Birincisi talib-i müriddir, bu tarikattan ders alır, lakin şeyhin huzurunda değildir. Bunun durumu, bahçeye saçılan tohumlardan bir kısmının bahçe telinin dışına düşmesi gibidir. Akıbeti belli değildir. Keçi (şeytan) mi yer, ilaç almadığı için içinden mi (nefsinden) çürür bilinmez. İkincisi müriddir. Bu şeyhinin yanında ve hizmetindedir, bahçe telinin içinde ekilen tohum gibidir. Koruma altındadır. Yetişmesi ve olgunlaşması mümkündür. Üçüncüsü, murad olan müriddir. Bunu şeyh yanından ayırmaz, yani bir nevi sera içinde gibidir. Ne soğuktan (gafil insanlardan) ve doludan (şeytanlaşmış olan münafıklardan) ne de haşerattan (kendisini kıskanan müridlerin yanlış yönlendirmesinden) kolay kolay hasar almaz. Şeyh bunun üzerine titrer. Dördüncüsü, mürted olan müriddir. Bunların mâneviyattan nasibi yoktur. Şeyh bunları da dergahta tutar ki dışarıda ki insanlar bunların şerrinden emin olsun ve aynı zamanda müridlikten nasibi olanlar bunlar ile sınansın. Büyüklerin bir sözü vardır, “Yemen’deki yanımdadır, yanımdaki Yemen’dedir.” ‘Yemen’deki yanımdadır’ ile kastedilen, murad olan müriddir. ‘Yanımdaki Yemen’dedir’den kasıt ise nasibi olmayan müridlerdir.
Şeyhimin 356 adet nasihatinden birisi de şudur: Hayatta en büyük kurnazlık dürüstlüktür. Bunu sahtekar olan anlamaz. En büyük sermaye dostluktur, vefası olmayan kıymetini bilmez.
İndi İlâhî’de iki liste vardır: Birisi Ümmet-i Muhammed, birisi de Evlâd-ı Muhammed. Her İslâm’ı kabul eden Ümmet-i Muhammed’dir. Evlâd-ı Muhammed ise tarikata intisap edenlerdir.
Zamane insanlarına bir şeyhe intisabın gerekliliğini şöyle bir misal ile anlatabiliriz: Her insan bir cep telefonuna benzer, eğer bir hat almazsa o cep telefonu ile yalnızca acil aramalar yapabilir. Lakin bir hat almış ise Turkcell veya Türk Telekom gibi, o zaman konuşma da gerçekleştirebilir istediğiyle. Şeyhler bir nevi baz istasyonuna benzer, intisap eden de bir nevi hat almış gibidir. Artık ilham, hikmet ve vâridât konuşmaları kalbinde gerçekleşebilir.
“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciun”, hepimiz Allâh’tan geldik ve yine dönüşümüz Allâh’adır. Bu âyetin bir anlamı da Hadid Sûresi’nin 3. âyetindeki, “Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtin ve huve bi kulli şey'in álîm” âyeti ile açıklanır. Allâh’ın seni ruhlar âleminde halk edip Bezm-i Elest’te senden söz aldıktan sonra vakti geldiğinde seni yeryüzüne göndermesi ‘el-Evvel-u Allâh’; son nefesini verip rûz-i mahşerde ilâhî huzura vardığında ‘el-Âhir-i Allâh’; baştan sona varırken ise senin Allâh’ın varlığına iman edip dışını şeriat-ı Muhammediye ile tezyin etmen ise ‘ez-Zâhir-i Allâh’tır. İçini (kalbini) de tarikat ile yani şeriat-ı Ahmediyye ile hem tezkiye hem de tasviye edip mârifet ile hakikate ulaşmanla ‘el-Bâtın-ı Allâh’ hasıl olur ve maksadı tamamlamış olursun.
Kimi sevdiğinize dikkat edin, çünkü sevmede cazibe kuvveti vardır, sevdiği uzakta olsa bile sevdiği kişinin huyu, yani ahlakı o kişiye bulaşır.
Her kim Allâh rızası için insanlara iyilik yaptığını söylerse, Allâh o söz sahibini iyilik yaptığı insanların vefasızlığı ile sınar ki, yaptığı iyiliğin Allâh için olup olmadığını o kula ispat etsin.
Zikir, insanları Allâh’ın razı olacağı salih amelleri yapmaya sevk eder.
Zikir, şeytan ve nefis engelini aşıp insanın Allâh’a ulaşmasında yardımcı olur.
Şeytanı kahreden ve insandan uzaklaştıran zikirdir.
Zikir kötü huyları eritmede ve güzel ahlaka kavuşmada en güçlü yöntemdir.
Bir insanın velî olduğunun alameti insanlara Allâh’ın zikrini sevdirmesi ve zikrettirmesidir.
Allâh’ın bir kulunu sevdiğinin alameti onu zikir meclislerinde tutması ve zâtını zikrettirmesidir. Senin ise Allâh’ı sevdiğinin alameti, O’nu zikretmen ve O’nun zikrinin olduğu meclislere koşmandır.
Zikreden dünyada fakir olsa bile yarın âhirette gerçek zenginliğe kavuşacaktır.
Bir kulun Allâh’ın lütfuna erdiğinin alameti Allâh’ın onu zikirde tutmasıdır.
Nefs-i emmârede olan biri dinin ilmî konularına girerse, dini hep kendi çıkarlarına ve haklarına kullanır. Kendinde hata görmez. Hep başkaları onun için kusurludur. Bu da kişiyi kibire ve ucuba götürür. İlmî konuda bir kimse ona üstün gelse, bu sefer de hasedi ortaya çıkar. Sonu hüsrandır. Zira ilim amele, amel mücâhedeye ve ihlâsa dönüşmezse nefsin tezkiyesi söz konusu değildir.
Hayatta hep rahat olmak ve iyi olaylarla karşılaşmak aklı çalıştırmaz. Düşünmede tembelliğe iter. Sıkıntılı her olay insanı canlı tutar ve çözüm aramaya sevk eder. Bu da gelişime sebep olur. Hatta sizin rahatınızı bozan ve belki de zorla yapmak zorunda kaldığınız şeyler maddî ve mânevî gelişime sebep olur ve sabrı öğretir.
Talipler (müridler) için vesileler, mürşidler vardır. Taliplerin kutuplardan alabileceği hiçbir şey yoktur. Vesileler (mürşidler) için ise kutuplar vardır. Bunların nasipleri kutuplardandır. Daha ileri merhaleleri aşabilmeleri için kutupların himmetlerine ihtiyaçları vardır. Bu da bilinmesi gereken tarikat edeplerindendir.
Başına gelen iyi ya da kötü her şey, olgunlaşman ve kâmil bir kul olman için lazım olan olaylardır.
Allâh kuluna eziyet etmek için değil; ya derecesini yükseltmek için, ya hatasından dönmesi için ya da kulun başkalarına eziyet etmesinden ötürü cezalandırmak için musibet ile karşılık verir.
Hiçbir olay boşuna olmaz. Hiç kimse hayatına sebepsiz girmez. Hayatındaki olan her şey senin terakkin içindir.
Bu yolda ilerlemek istiyorsan sünneti hayatına düstur edin. Allâh, Rasûlüne (s.a.v.) uyanın amelini kabul eder ve sever. İyilikleri kendi düşüncelerimize göre değil, Peygamberimizin (s.a.v.) bize öğrettiği davranış biçimlerine göre yapmamız icap eder
Sabır demek; tam bir rıza, halinden şikayet etmemek ve gönül hoşluğu ile kaderi kabul etmektir.
Hayat hususunda beklenti içinde olma. Anı yaşa ve ilâhî rızaya uygun hareket et. Hayatına dahil olan olaylara ve kişilere karşı pişmanlık duyma. Onlarla Allâh’ın razı olacağı şekilde mücadele et. Başına gelen olaylara direnç göstermeden çözüm yollarını yine Allâh ve Rasûlünde (s.a.v.) ara.
Tasavvuf bilgilerini ezberleyen ve nakleden şeyh değildir. Şeyh odur ki; tarikat amellerini kendi nefsinde tatbik etmiş, nefsin esaretinden kurtulmuş, mârifet kılıcını kuşanmış ve nûrunu tamamlamıştır. Kâmil şeyh, dünya karanlığında şeytanın hilesiyle nefis çukuruna düşmüş insanlara yol gösterebilen bir kandildir.
Ruhsal hastalıklar yoktur. Ruh hastalanmaz. Ruh sabittir. Yalnızca ruh, eğer Allah'ın esmalarının zikri ve Kur'an'ın kelâmı ile beslenmezse, zayıf kalır. Çünkü bedeni ve nefsi gıda beslerken, ruhu ve aklı ise Allah'ın zikri ve ilm-i hakikat besler. İbadetten ve hakikatten mahrum olan insan; hayatı ve kaderi anlayamayacağı için, aklı sapar ve nefsi hastalanır. Dolayısıyla bedenî ve aklî hastalıklar zuhur eder. Ruhsal hastalıklar tabirini Batı kullanır.
Cemaat namazları ve zikir meclisleri kaderin düzelmesine sebep olur. Dünya işleriniz ters gitmeye başladıysa günde bir vakit Allah'ın işlerine koşun. Cemaat namazlarına ve zikir meclislerine katılın ki işleriniz yeniden düzene girsin.
Allâh’a en sevimli gelen ameller Allâh için sevmek, Allâh için buğz etmek ve devamlı zikr-i ilâhî ile meşgul olmaktır.
Bütün dualar red ile kabul arasındadır, salavât ise bunun dışındadır. Salavât mutlaka kabul edilir.
Tarikat, aklı kiraya vermek, kendini koyun gibi birine teslim etmek anlamına gelmiyor. Aksine tarikat nefse, şeytana ve dünyaya karşı irade gücü kazanman için seni eğiten bir müessesedir. Senin ecdanının altı buçuk asırlık başarısı, ilim irfan ocakları olan tarikat erleriyle birlikte yürümesindendir. Sen de ecdadın gibi tekrar bu başarıyı elde etmek istiyorsan bu ilim irfan, hikmet ehilleriyle birlikte olmalısın.
Ey ahir zaman ümmeti! Senin dört kere seçilmişliğin vardır. Allâh'ın seni hayvan değil insan olarak yaratmış olması birinci seçilmişliğin, seni Müslüman bir ailenin sulbünden dünyaya getirmiş olması ikinci seçilmişliğindir. Seni ahir zaman peygamberine ümmet kılmış, ki nice peygamberler ahir zaman ümmeti olmayı istemiştir, bu üçüncü seçilmişliğindir. Bir de seni dostlarından birinin varlığından haberdar etmiş ya da karşılaştırmışsa bu da dördüncü seçilmişliğindir. Allâh sana bu kadar lütufla karşılık verirken senin inat ile cehenneme girme arzun niye? Unutma ki inat şeytana ait olan bir haslettir. İnat iblisi şeytan, Kâbil’i katil, nefsi ise helak etmiştir.
Evliyalar bir âyet okunduğu zaman; okuyanın vücudundan altı yöne doğru çıkan ışıktan, nurdan âyet okunduğunu bilirler. Bir hadis-i kudsî okunduğu zaman, okuyandan çıkan dikey bir ışıktan, nurdan hadis-i kudsî okunduğunu bilirler. Bir hadis okunduğu zaman kişinin sağına ve soluna doğru çıkan ışıktan hadis okunduğunu bilirler. Kelam-ı kibar olan evliya sözü kullanıldığı zaman kişinin ağzından çıkan nurdan bu sözün evliya sözü olduğunu bilirler. Yalan söylendiği zaman ise ağızdan çıkan siyah bir isden, dumandan yalan konuşulduğunu bilirler. Dolayısıyla evliyalar bir sözün âyet, hadis-i kudsî, hadis, evliya sözü ya da yalan olduğunu bu şekilde anlayabildiklerinden ötürü en güvenilir kılavuzlardır.
Yolumuz Nakşî-Kâdirî, zikr-i cehri, seyr-i enfüsî, Hicaz usulü, Kuûd zikridir. Hacı Cevâd-ı Velî Hz. (k.s.) cehrî zikir usulünü 29 adım üzerine tertip etmiştir. 29 rakamı aynı zamanda Lam-Elif ile beraber Kur’an-ı Kerîm‘de bulunan harf sayısına denktir. Sır dolu Hurûf-u Mukattaa harfleri ile başlayan sûreler de 29 âdettir. Talibin kesbî olan mücadelesini, yani nefs-i mutmainneye kadar kendi çaba ve gayretine bağlı olan süreci dört esma (La ilahe illallah, Allah, Hu, Hayy) ile yürütmesini elzem görmüştür.
‘Kelime-i tevhid zikri, nefs-i emmâre içindir. Nefs-i emmâre yedi başlı bir yılandır. Her bir başı kötü bir huyu temsil eder. Kelime-i tevhid ise bu yılanın başlarını keser. Hem Allâh’ın büyüklüğünü hem de kendi yokluğunu, hiçliğini beyan etmiş olursun. Kelime-i tevhid nefy ü isbattır. ‘Lâ ilâhe’ ile olumsuz olanı kalbinden çıkarır (nefy eder) bilirsin ki kuluna zulmetmek isteyen, hastalık, fakirlik, bela içine düşürmek isteyen bir ilâh yoktur. Allâh’a zulüm isnat edilmez. Bunu ancak ‘Lâ ilâhe’ ile kalpten çıkarırsın. ‘İllallâh’ ile Allâh’ı kalbinde ispat etmiş olursun. O’nun senin başına getirmiş olduğu her hadisede; senin olgunlaşmanı, kemâle ermeni ve insan-ı kâmil olarak yetişmeni murad ettiğini, tüm esmâlarının senin hayrın için tecelli ettiğini kabul edersin. Kelime-i tevhid üç asıl ve üç füru mertebede zikredilir. Asıl mertebeler ‘Lâ mabude illallâh’, 'Lâ maksûde illallâh’, Lâ mevcude illallâh’. Füru mertebeler ise 'Lâ mâhbube illallâh’, 'Lâ matlube illallâh’ ve 'Lâ murade illallâh’tır. 1. Lâ ma’bude illallâh: Allâh’tan başka ibadet edilecek yoktur. 2. Lâ mahbûbe illallâh: Allâh’tan başka mahbub yoktur. 3. Lâ matlube illallâh: Allâh’tan başka matlub yoktur. 4. Lâ maksûde illallâh: Allâh’tan başka maksat yokur. 5. Lâ murade illallâh: Allâh’tan başka murad yoktur 6. Lâ mevcude illallâh: Allâh’tan başka mevcut yoktur. Şeyhim Hacı Cevâd-ı Velî (k.s.) şöyle der: ‘Mürid, ‘Şeyhimden aldığım tevhid zikridir.’ düşüncesiyle zikrederse bir mânâya erer. ‘Allâh Rasûlü Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) beyanıdır.’ düşüncesiyle zikrederse başka bir mânâya erer. ‘Allâh’ın ayetidir ve fermanıdır (emridir).’ düşüncesiyle zikrederse bunda da başka bir mânâya erer. Kelime-i tevhid, İlm-i Âzam’dır. Tüm ilimlerin kaynağı bu köktendir.’ ‘Lafza-ı Celâl (Allâh) zikri, nefs-i levvâme içindir. Bu isim Allâh’ın tüm esmâlarını cem eder. Bu esmâların bir kısmı celâl, bir kısmı cemâl, bir kısmı ise kemâl sıfatlarıdır. Lafza-ı Celâl zikri ile meşgul olan talipte, hangi hal zuhur ederse etsin, her halde Allâh’ın muhabbeti onun kalbinden düşmez. Böylelikle de talip Rabbinin nazarından düşmez. Bu zikre devam eden kul tüm kusurun ve hatanın kendinde olduğunu kabul eder ve Rabbinin kendisini kemâle eriştirmek için tüm sıfatlarıyla tecelli ettiğini idrak eder. Allâh lafzının Elif’i sabır ve sebata vesile olur. Ortadaki Lam harfi murakabe ve müşahedeyi geliştirir. He harfi ise Allâh’a kavuşmaya vesiledir. Çünkü He harfinde furû ismin tecellisi vardır. Allâh lafzını zikrederken Lam’ın şeddesine dikkat etmeli ve He’yi döş üstünde sakin izhar etmelidir. Elif ve Lam’ı, yani “Al”, omuzun sağ üst bölümünden almalı ve “lah” bölümünü kalbe vurup altıncı ve yedinci arka kaburga kemiğinin arasından bu esmânın nûrunun çıktığı ve başın üstünden tüm vücuda yayıldığı tahayyül edilmeli. Mümkün olduğu kadar düşüncenin her türlüsünden soyutlanmalı, kalbini yalnızca Hakk’a vermeli. Allâh lafzı Esmâ-i Âzamdır, tüm sıfatları bu ismin altında toplanmıştır.’ Hû zikri, nefs-i mülhime içindir. Bu mertebeye mülhime denmesinin sebebi kalbin ilhama mazhar oluşundandır. Kalbine gelen dört ana farklı havâtırın (Hevâcis, Vesâvis, İlhâyât, Vâridât) kimden ve hangi yönden geldiğinin farkına varmaya başlar. Hakk’tan gelen vâridât kalbin üst bölümünden gelir, melekten gelen ilham ise kalbin sağ üst bölgesinden gelir. Bunlara mukabil şeytanın vesvesesi kalbin sol alt bölgesine yakın yerden gelirken nefsin havâtırı ise kalbin sol alt ucundaki kısımdan gelir. Artık mürid bu ilhamların farkına varmaya başlar. Kendisine gelen bu düşüncelere uymak ya da uymamak hususunda daha dikkatlidir. Müridlerin bu basamakta en çok dikkat etmesi gereken husus, mürşidine asla karşı gelmemesidir. Mürşidinde gördüğü her olumsuz fiilin aslında kendi olumsuzluğunun yansıması olduğunun bilincini taşımalıdır. Zira mürşid ayna konumundadır. Hû, en zirve esmâdır. Hû, Allâh’ın yalın esmâsıdır. İçeriğini bilmeyiz ama 'O' diye hitap ederiz. Kalbin yeniden dirilişidir. Burada nefhanın yani ikinci ruhun üflenmesi söz konusudur. Buna da tasavvufta veled-i kalp denilir. Bu, Hû zikri ile elde edilir. Bunun durumu sanki kalp bir yuva olmuş, beyaz bir güvercin gelip bu kalp yuvasında bir yumurta bırakmış, talip de zikirle bu yumurtayı sıcak tutmuş ve yumurtanın içinden yavrunun çıkmasını sağlamıştır. Bu sayede talip aşka, yani kurtuluşa uçacak olan kanatlarını geliştirecektir. Mücâdele Sûresi 22. Ayet’te Allâh şöyle buyurmuştur: ‘Allâh’a ve âhiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allâh’a ve Rasûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki Allâh kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir Rûh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allâh onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allâh’ın hizbidir (dininin yardımcıları). İyi bil ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar, Allâh’ın hizbidir.’ Hû, İsm-i Âzamdır. Bu zikirle talip benliğini öldürür (fenâ) ve Hakk’ta dirilmeye (bekâ) yol alır. Hayy zikri, nefs-i mutmainne içindir. Kalpte meydana gelen veled-i kalbin etrafı, bu zikirle tavaf edilerek beslenir, büyütülür ve kişi Hakk’ta dirilmeye, Hakk’ta yol almaya başlar. Seyr-i İllallah: Allah-u Teâlâ’ya doğru olan yolda ilerlemek, mânevî ilimde durmadan yükselmektir. Seyr-i Fillah: Allah-u Teâlâ’nın isimlerinde ve sıfatlarında ilerlemektir. Seyr-i Anillah-i Billâh: Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inmektir. Tasavvufta nihayete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve halkı irşad etmesidir.







