Şeyh Hacı Cevâd Efendi (k.s.) halifesi Mehmed Canlar Efendi’ye şöyle anlatmıştır: “Nefis neden dünyaya meyleder dersen; dünya bir nevi senin bedeninin, nefsinin ve akl-ı meaş’ın annesidir. Nasıl ki dünya anâsır-ı erbaadandır , senin bedenin de anâsır-ı erbaadandır. Zira annen ve baban dünyadan beslenmiş, babanın belinde oluşan tohum (sperm) yediklerinden halk edilmiştir. Bu tohum anne rahmine intikal edince annenin yedikleri ile büyümeye devam etmiştir. Rızık yönünden ne yemiş ise bunlar da anâsır-ı erbaadan meydana gelmiştir. Dolayısıyla bedenin temel anası dünyadır. Allâh, anâsır-ı erbaanın çakışmasından meydana gelen latif buhardan, nefsi yaratmıştır. Ona verilen akl-ı meaş da hayvanî akıldır. Bu akıl dünyaya yarayan bir akıl olup ahirete yönelik değildir. Dikkat edilecek olursa her hayvanın yaratılış olarak bir mesleği vardır. İnsanın ise yaratılış gereği bir mesleği yoktur. Önce büyüyecek, sonra hangi mesleği edineceğini seçecek ve rızkını öyle kazanacaktır. Rızkını elde etmek konusunda hayvan, insana göre doğuştan daha yeteneklidir. Hayvanın da bir eşi, yuvası vardır, kendisine tahammülü üzere oluşturduğu bir çevresi, yine kendine göre bir konfor alanı vardır. Bundan da anlaşılıyor ki insanın dünyada bir meslek sahibi olması, güzel bir evinin olması, eşi ve çocuklarının olması, işine yarayan bir arkadaş çevresinin olması ve kuş tüyü yataklarda yatması onu insan yapmaz. Bu yetenek hayvanda da vardır. Buna akl-ı meaş denir. Bunlar dünyadan olduğu için; tasfiye, tezkiye, terakki gibi ilahi bilgilerden mahrum olan insan, dünyevi ilim ve bilgiler ile insan-ı kâmil olamaz. İnsan-ı kâmil sıfatı, Allâh’ın emir ve nehiyleri doğrultusunda nefsi tezkiye, kalbi tasfiye ve ruhu terakki ederek elde edilir. Emir ve nehiyleri yerine getirebilmesi için şeriat; nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye için tarikat, ruhu terakki edebilmek için ise marifet sahibi olmak gerekir ki kişi hakikata ulaşsın. Hakikate ulaşmanın başka bir yolu yoktur.”
Yokluğu Tercih Eden Bir Veli
Hacı Cevad Efendi

Hayatı ve Şemâili
ŞemâiliOku
Uzuna yakın boylu, başı büyükçe, nur yüzlü, buğday tenli, büyük gözlü, kaşları hilal gibi, beyazı siyahına hakim gür sakallı idi. Yüzüne bakan Allah’ı hatırlar, kendi günahları hatırına gelir ve ağlardı. Doğumu ihtilaflı olup, vefatına yakın 90-95 yaşlarında olduğu halde, yüzünde tek kırışıklık bile yoktu. Göğsü ve omuzları genişti. Sakallarından bazen damlalar düşer ve etrafa güzel kokular yayılırdı. İnsanların seviyesine göre konuşurdu. Cezbe ve istiğrakı sahv ve temkinine hakimdi. Yokluğa talib bir gönül dostuydu. Dervişliği tercih eder, yokluğun ve fakrın önemini sık sık dile getirirdi. Kerametleri Kırşehir halkı tarafından bilinir ve herkes tarafından sevilirdi. Zikir halkalarında evladlarını feyz ve cezbeye getirir, herkesi günahlarına pişman ettirir, ağlar ve ağlatırdı. Sırrını gizlerdi, zahiri halk batını Hâkk ile idi. Yüksek makamların sahibi olduğunu kendi dili ile “Büyük dağların boranı sert eser.” diye dile getirirdi. Kâdirî - Nakşibendî tarikatı velisi idi.
Kâdirî Tarikatına İntisabıOku
Doğum tarihi ihtilaflı olup 1911–1916 yılları arasında Kırşehir’in Akçaağıl Köyü’nde dünyaya gelen Hacı Cevad Efendi (k.s.), Kâdirî tarikatına intisabını kendisi şöyle dile getirir: “Evladım, biz o zamanlar 10-12 yaşlarındayız, köyde millet bir heyecan içerisinde köye Şığ (Şeyh) gelmiş diyorlar. Tabi beni de bir heyecan sardı. Abdest alıp vardım köy odasına. Çekiçlerli Şeyh Ahmed Efendi (k.s.) orada sohbet ediyor. Ahmed Efendi’yi o anda görünce içimde kendisine karşı bir muhabbet belirdi. Akşam yatsıya kadar sohbet devam etti. Birçok kişi dağılıp gitti, bazı kimseler kaldı. Cehri zikir yapılacağını duyunca ben de kaldım. Odabaşı Hüseyin Çavuş beni dışarıya çıkardı. Dayanamadım bir yolunu bulup içeri girdim. Beni tekrar dışarıya çıkardı. Her seferinde yeni birileri içeri girdiği için ben de aralarına saklanarak içeri girdim. Hüseyin Çavuş beni tekrar görünce sinirlendi. Tam dışarıya atıyordu ki Ahmed Efendi durdurdu: “Hüseyin Çavuş! Onu bırak, girene değil girdirene bak.” diye seslendi. Bunun üzerine Hüseyin Çavuş beni bıraktı.
İstiğfarlar edildi, rabıta alındı, büyük bir şevkle zikir başladı. Sen misin Allah diyen? Ateşi yakan kibriti çakan da yanmaz mı? Bu ne şevk, ne lezzet, nasıl bir cezbe! Zikire ve Ahmed Efendi’ye aşık olmuştum, daha beni tutabilene aşk olsun! Zikirden sonra Ahmed Efendi birçok kimseye Kâdirî dersi verdi. Ben de vardım yanına, bana baktı ve tebessüm etti. Bana “Evladım sende ‘Himmet Şeyhim Ahmed Efendi’ de ‘La ilahe illallah Muhammeden Rasulullah’ ve ‘Allah’ diye zikret.” dedi. O günden sonra hiç bırakmadım, hep bana söyleneni yaptım. Ahmed Efendi ertesi sene yine geldi. Beni görünce “Şükürler olsun! Hüseyin Çavuş gördün mü diktiğimiz fide tutmuş.” deyip bana tam Kâdirî evradını telkin etti. ‘Cevad, Allah sana lütfetti.’ dedi. O günden beri ne kaza namazım ne de derste bir boşluğum var. Allah’ın huzurunda ayağımı hiç uzatmadım. Ta ki bacaklarımız kötürüm olana kadar.
İçimdeki aşk beni kavuruyor, daima Şeyhimin yanında olma arzusu günden güne artıyordu. Senede birkaç defa Şeyhim köyümüze gelir, zikir halkaları kurulurdu. Yine bir ziyaretinde herkesin yanında “Cevad, sen de artık bizi ziyarete gel.” dedi. Ondan sonra köylüler ne zaman ziyarete gitseler beni de götürürlerdi. O dönemlerde bütün tarikatlar birbirini ziyaret ederdi. Kâdirîsi, Rıfâîsi, Nakşibendîsi diye ayrım yapılmaz bir arada olunurdu. Ne kerametler görülürdü. Rıfâîler burhan gösterirler kızgın maşaları dilleriyle söndürür, çivi, mil gibi şeyleri kendilerine batırıp çıkarırlardı. Hiçbir şey olmadığı gibi kan da akmazdı.
Şeyhim beni çok seviyor, ben de onu çok seviyordum. İçimden onu göresim geldiği zaman dağ tepe demez köyümden Çekiçler Köyü’ne 60 km. yürürdüm. Şeyhim beni görünce sevinir: “Cevad, yolda kurt köpek hom demedi mi?” der, tebessüm ederdi. Allah fırsat verdi, zaman geldi Şeyhimle birlikte, onun himmetinin olduğu bütün köylere gidip zikir halkalarına katıldım. O dönemde ledün sahipleri (ricalullah) din elden gitmesin diye Anadolu’yu karış karış geziyorlar, birçok köy ve şehirlere himmet ediyorlardı.
Böylece bu yola 27 sene aralıksız hizmet ettim. Ayrılık vakti geldi, 1950- 1951 arasında Şeyhim Ahmed Efendi vefat etti. Biz yarım, meczup kaldık. Yaşadığım birkaç manevi halden sonra zamanın büyük velisi, Anadolu’nun kandili, Eş-Şeyh Adanalı Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Hz.’lerine (k.s.) intisab etmem emredildi ve böylece Nakşibendî tarikatından da nasiplendik.
Kâdirî Şeyhi Ahmed Efendi’nin (k.s.) Yolundaki HatıralarıOku
Allah kulunu kendine isterse kim tutabilir. Biz zikirle yetiştik. Şeyh Ahmed Efendimizin yolunda köyleri kapı kapı gezdik. İnsanları Hakk’ın zikrine davet ettik. Bizim köy ve civar köylerin hemen hemen hepsi Ahmed Efendimin yolundaydı. Zikir deyince herkes koşar gelirdi. Sabah ezanlarına kadar zikirler olurdu. Askerlik çağım geldiğinde askere gittim. O zamanlar askerlik 3-4 seneydi. İlk dönemi Yozgat’ta geri kalan dönemi Gebze’de yaptım. Askere vardım, yol yordam bildiğim yok. Okumuş insan da değiliz. Sakalımız uzun. Askerde rütbeliler, sakalını kesecen, dediler. Yalvardım yakardım. ‘Peygamberimizin (s.a.v.) sünnetidir. Bu zamana kadar daha sakalımı hiç kesmedim, kesmezsem olmaz mı?’ dedim. Komutanın birisi beni kenara çekti: ‘Evladım burada kurallar vardır. Ben atmış iki yaşındayım, benim de sakalım yok. Bu ibadete mani değildir. Sen kes, sana söz namazında niyazında serbestsin. Karışan olursa bana söyle.’ dedi. Komutanın böyle bir alakasıyla karşılaştım. Eeee…Allah dilediğini dilediğine sevdirir.
Hatıraları
Cevad Efendi (k.s.) Dayak YiyorOku
Askerde ihvanların sayısı arttı. Bizim de başımızda sert mizaçlı yüzbaşı Mustafa Çavuş diye bir adam vardı, bu tür işlere karşıydı. Tabi Mustafa Çavuş’un annesine de ders verdik. Annesi beni pek severdi. Bir gün askerlerden çekemeyenler bizi Mustafa Çavuş’a şikayet ettiler “Efendim bunlar Hû çekiyor!” diye. Mustafa Çavuş da bizi çağırttı. Hepimize bağırıp tokat atmaya başladı. Sıra bana gelince ihvanlar Mustafa Çavuş’un önüne geçip “Efendim Cevad Baba’ya vurmayın bize vurun.” diye durdurmaya çalıştılar. Yüzbaşı dinler mi? Önüme geçene de bana da birer tokat yapıştırdı, bizi tuvalete hapsetti. Başımıza da bir nöbetçi dikti. Baktık olacak gibi değil, askerlerle anlaştık. Onlar nöbetçiyi tutacaklar ben de Yüzbaşı’nın annesine gidip şikayet edeceğim. Neyse askerler nöbetçinin üstüne atladılar, sardılar. Biz de koşturduk Yüzbaşı’nın annesine. Anne, oğlun böyle böyle yaptı, diye şikayet ettim. Anne de ‘Tamam Cevad evladım, o gelince ben ona sorarım.’ dedi. Hemen geri döndüm. Tabi Yüzbaşı’nın bize tokat attığı kolu şiddetli ağrıya tutulmuş. Ağrıya dayanamayıp eve varmış. Annesi soğuk davranınca, bizim Yüzbaşı da annesine düşkün, ‘Anne niye üzgünsün?’ diye sormuş. Annesi: “Bak evladım emdiğin sütü sana helal etmem, eğer gidip Cevad’ı serbest bırakmazsan. Git duasını al, kolunun ağrısı o zaman geçer.” demiş. Yüzbaşı yanımıza geldi ve ‘Serbestsiniz! Cevad hakkını helal et. Şu kolum da ağrıyor, bir dua et, sıvazla.’ dedi. Biz de dua ettik. Ondan sonra da Yüzbaşı Mustafa Çavuş bir daha bizim Hû çekmemize bir şey demedi.
Cevad Efendi’nin (k.s.) Kalb Gözü AçılıyorOku
Allah nasip etti, askerde de ihvanlar edindik, zikir halkaları kurduk. İlk ihvanımızdan Nuri Yılmaz abi vardı. Bazen onunla Yozgat'ta Şeyh Hacı Ahmet Efendi Camii'ne gider orada Allah’ı zikrederdik. Bir gün akşam camiye vardık. görevli Hasan’dan anahtarı aldık, camiye türbelerin olduğu yere vardık. Atadan evlada bir sürü evliya yatıyor orada. İki kişi zikir halkasını kurduk, zikir coştu. O arada kabirlerden bir tanesi açılmış, Allah dostu Ethem Efendi (k.s.) kefeni ile çıkmış gelmiş. Nuri beni dürttü:
“Cevad! Cevad! Benim gördüğümü sen de görüyor musun?”
"Neyi Nuri?" dedim.
"Yahu görmüyor musun? Adam kefeni ile çıktı geldi zikrediyor bizimle."
"Nuri, sen görüyor musun?” dedim. Nuri, evet deyince ben yere kapandım, başladım ağlamaya. “Ya Rabbi kardeşime lütfettin de bu acizi mahrum mu bırakıyorsun? Ya Rabbi eğer onun gördüğünü ben de görmezsem başımı secdeden kaldırmam.” diye ağladım. Allah orda bana da nasip etti. Basiretim açıldı. Bir de baktım ki kefeniyle beraber bir sallanıyor “Allah” diye, bir zikrediyor inanmazsınız. Yaa kuzularım, Allah'ın işine akıl sır ermez. Evlada dersi biz veriyoruz, bizden önce onun gözü açılıyor. Zikrimiz bitti sonra Allah'ın dostu döndü kabire geri girdi. Bizde zikirden sonra kışlaya geri döndük. İlk defa basiretim Yozgat’ta Şeyh Ahmed Efendi Camii'nde açıldı.
Cevad Baba’nın ‘Nuri Abi’ diye hitap ettiği asker arkadaşı, onun hem ömür boyu dostu olacak ve hem de büyük velîler zümresine katılacaktı. Nuri Baba, Cevad Baba gibi Şeyh Ahmed Efendi’den Kâdirî icazeti alan 4 yüksek mâneviyatlı halifelerden biridir. Nasıl ki Cevad Baba, şeyhi Ahmed Efendi’nin vefatı üzerine Sâmî Efendi’ye intisap etti ve Nakşî icazet aldı; Nuri Efendi de Ahmed Efendi’nin vefatı sonrası Rıfâî şeyhi Bayburtlu Seyyah Zarif Baba’ya (v.1956) intisap ederek Rıfâî icazet almıştır. Nuri Baba, Yozgat’ın Sorgun İlçesi’nde ikamet ederdi ve 2013 yılında burada âhirete irtihal etti.
Cevad Efendi (k.s.) İkinci Kez EvleniyorOku
Sultan Anne, Cevad Efendi’nin (k.s.) ikinci eşidir. İlk hanımını genç yaşta kaybeder. İkinci hanımı Sultan Anne ile evlenmeden önce bir maneviyat yaşar. Erenler kendisine ‘Cevad, evladım falanca eve var. Orada bahçede bir elma var o senin. Onu git iste.’ der. Ertesi gün Cevad Efendi, gösterilen evin bahçesine gider, bakar orada sadece küçük bir kız çocuğu oynuyor, döner evine gelir. Akşam yine aynı maneviyatı yaşar. Erenler ‘Cevad, evladım. O bahçede gördüğün elma senin, onu alacaksın. Ondan hayır göreceksin.’ derler. Cevad Efendi de ‘Baktım ben bir şey göremedim. Orada sadece küçük bir kız çocuğu oyun oynuyor.' der. Erenler ‘İşte, o küçük kız senin.’ derler.
Bu emrin üzerine durumu annesine anlatır. Annesi Asiye Hanım Sultan Anne’yi istemeye gider. Fakat Cevad Efendi’nin köy ahalisi arasında adı deli olduğu için, anne ve babası vermek istemez. Annesi Asiye Hanım mahzun bir şekilde geri döner. Durumu Cevad Efendi’ye anlatır. Akşam, maneviyatta erenler ‘Madem vermiyorlar, o zaman alıp kaçıracaksın.’ derler. Cevad Efendi mecburen alıp kaçırmak zorunda kalır. Köyde bir gürültü kopar. Şıh böyle yaparsa halk ne yapmaz, diye Hazreti eleştirirler. Bilmez ki köylü, emir erenler tarafındandır.
Sultan Anne’nin SitemiOku
Cevad Efendi’nin bir müridi şöyle anlatır: “Bir gün Cevad Efendi’nin (k.s.) huzurundayız, Sultan Anne de var. Yaşlı kadıncağız dizlerindeki romatizmadan şikayetçi. Bir bacağında da hafif felç gibi bir rahatsızlık var. Eskilerden bahsediyorlardı. Cevad Efendi ‘Bu annenizden razıyım. Gece demez, gündüz demez, ihvanın yükünü tek başına çekerdi. Biz içerde zikir halkasındayken, Hacı Anneniz mutfakta onca kişi için yemek pişirirdi. Gelen giden misafirlerin yeme içme ihtiyaçlarını tek başına görürdü.’ dedi.
Sultan Anne ‘Cevad Efendi, biz yükü çektik ama ben dokuz tane çocuğumu kaybettim de sen “Allah” diyecen diye kılını kıpırdatmadın. Ya kuzularım, dokuz tane çocuğumu altı aylık bile olamadan kaybediyordum da, babanız ihvanlarla “Allah” diyeceyiz diye dönüp de bebelerime bakmadı bile.’ dedi. Bunun üzerine Cevad Efendi ‘Durum bildiğiniz gibi değil. Azrail (a.s.) içeri girmiş, çocuğun başında duruyor. Ruhunu çıkartmak için kırbaçlıyor. Ölüm hak. Rabbim görüyor, bana da bakıyor. Nasıl kalkayım yerimden? Onca millet başımda. Ne yapayım, Allah’ın zikrinden mi geçeyim? Veren O, alan O. Takdir böyleymiş.” diye anlattı.
Sultan Anne’nin ‘İçim yanıyor Efendi, dile kolay. Dokuz ay karnında taşı, sonra doğan her bebeğin ölsün. Bir değil, iki değil, hem de dokuz tane.’ demesi üzerine Cevad Efendi ‘Olsun Sultan’ım, sıratta bizi bekleyen dokuz tane şefaatçın var, daha ne? Hem bak sonra doğan altı tanesi de yaşadı. Allah’ın işi.’ diye cevapladı.”
Cevad Efendi (k.s.) Köpekle KonuşuyorOku
Cevad Efendi (k.s.) anlatır: “Askerden sonra sık sık yaya bir şekilde Şeyhim Ahmed Efendi’nin yanına gidiyordum. Bir duman gelirdi, sapı samanı atardım, haydi babam Çekiçler Köyü’ne! Adımız deliye çıktı. Bir gün gene Şeyhimin yanına gidiyorum, hep önünden geçtiğim evin bahçesindeki köpek beni görünce havladı. Bir soruyum dedim derdi neymiş. Dedim ki ‘Allah’ın mahluku, ben hep buradan geçerim. Sen de beni tanırsın. Ne diye havlayıp duruyon?’ Köpek bana demez mi ‘Ne yapayım Cevad, sahibim evde. Senin buradan geçtiğini görse, benim de yatıp ses çıkarmadığımı görse beni besler mi? Mecbur havlayacam.’ Yaa Allahın mahluku, nasıl da hizmetkar. Sahibine, ekmek yediği kapıya ihanet etmiyor. Ne büyük ibret.”
Cevad Efendi (k.s.), Yunus Emre Hz.’lerinin (k.s.) TürbesindeOku
Cevad Efendi, Şeyhi ile birlikte Yunus Emre Hz.’nin (k.s.) türbesini ziyarete gittiklerinde yaşadıkları olayı şöyle anlatır: “Biz bazen Yunus Emre’ye bazen Taptuk Baba’ya, nerde bir mübarek yatsa Şeyhim Ahmed Efendi ve bütün ihvanla oraya zikire giderdik. Bir gün Ulupınar köyünde, Yunus Emre Hz.’lerinin yanındayız, Şeyhim Ahmed Efendi’ye dedim ki: ‘Baba, Yunus Emre burda mı?’ Şeyhim de cevaben ‘Seslen de gelsin.’ dedi. Murakabeye vardım ‘Ya Yunus Emre Hz.’leri! Buradaysan, gel.’ dedim. Kabire doğru bakıyorum, birden başında büyük bir kaya gibi duran devrân (Allah dostlarının başında duran manevi görevli) homurdanaraktan aktı gitti, Mübarek belirdi. Göğsünün üzerine kadar sakalı vardı. Üzerinde sarımsı, boydan bir libas, her defasında zikrimize iştirak ederdi.”
İhvandan birisi Cevad Baba’ya sordu: ‘Baba, Yunus Emre gerçekten burda mı yatıyor?’ Cevabı manidardı ‘Kuzum, Allah dostunu nerede anarsan oradadır.’
Cevad Efendi (k.s.), Şeyhini Yağmur Duasına ÇağırıyorOku
Cevad Efendi anlatır: “Bir gün Şeyhimi köyümüze yağmur duası etsin diye çağırmaya gittim. Vardım ki bir sürü adam aynı dert için kapıda bekliyorlar. Ortalık kuraklık. Herkeste bir telaş, Efendi’yi ilk önce ben götüreceğim diye. Birbiriyle itişip kakışırlarken, bir tanesi bana ‘Sen niye geldin?’ dedi. Ben de ‘Sizinle aynı dertten dolayı geldim.’ dedim. ‘Hiç boşa bekleme.’ dediler. Bizim ihvanlardan bir tanesi ‘Bunlar Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kapısında bekleyen develer gibi sert insanlar. Kapıyı kırarlar, Efendi’yi yine de sana bırakmazlar.’ dedi. Ben de ‘Hazret kimi tercih ederse onunla gider.’ dedim. Ahmed Efendim kapıda belirince, herkesin derdini dinledi. Beni de görünce ‘Cevadım, sen niye geldin?’ diye sordu. ‘Baba aynı dert için geldim.’ deyince, Şeyhim de ilk önce bizimle gideceğini söyledi. Üç gün köyümüzde kaldı. Üçüncü gün tepeye doğru yürüdük. Şeyhim ellerini ilahi dergaha doğru kaldırdı ‘Ya Rabbi bu dünyada da ahirette de rahmetine muhtacız.’ diye gözyaşı dökmeye başladı. Dua bittikten sonra, köye varmadan sırılsıklam yağmurdan ıslandık. Allah dostu işte böyle!
Şeyh Ahmed Efendi’nin (k.s.) Mahkemeye ÇıkışıOku
Cevad Efendi anlatıyor: “Bir gün Şeyhim Ahmed Efendi’yi çekemeyenler polis karakoluna bunlar Hû’culuk yapıyor diye şikayet etmişler. Tabii o zamanlarda yasak. Polislerde davayı savcılığa vermişler. Şeyhim Ahmed Efendi’yi çağırmışlar. Şeyh Efendi, Salmanlı Hasan Pehlivan ile savcılığa varmış.
Savcı ‘Hakkınızda şikayet var. Hû çekiyormuşsunuz. Hanginiz Şeyh? Yoksa sen misin?’ diyerek Ahmed Efendi’ye eliyle işaret etmiş. Ee Allah dostu yüzünden belli olur. Hasan Pehlivan, hemen öne atlayıp ‘Kim, bu mu? Şeyh kim, bu kim? Bizim köyün peynir hırsızı bu.’ diye Ahmed Efendi’yi korumuş.
Savcı: “Elinizde def, vurup Hû çekiyormuşsunuz.”
Hasan Pehlivan: “Yok Efendim öyle bir şey. Defe vurduğumuz doğru. Ben vuruyom, bu da söylüyor.”
Savcı: “Peki ne söylüyorsunuz?”
Hasan Pehlivan: “Efendim bu diyor ki ‘Süpürgesi yoncadan, gayet beli inceden. Ben seni seviyom, o uzun gecelerde.’ Ben de defe vuruyom.”
Savcı: “Sonra?”
Hasan Pehlivan: “Avratlar da göbek atıyo.”
Savcı: “Bunlar Şıh, mıh olamaz. Defolun buradan gözüm sizi bir daha görmezsin.” diye Ahmed Efendi’mi ve Hasan Pehlivan’ı kovmuş. Tabi Savcı cahil. Hasan Pehlivan doğru söylüyor. Süpürgesi yoncadan demek: Allah’a giden yol gayet titizlik ve itina ister demek. Yoncadan hiç süpürge olur mu? Gayet beli inceden demek: Allah’a giden yol kıldan ince, kılıçtan keskindir, demek. Ben seni seviyorum o uzun gecelerde demekle de Hazret teheccüd vaktini anlatıyor. Ne anlasın savcı.”
Bayburtlu Seyyah Rıfâî Şeyhi Zarif Baba (k.s.) Akçaağıl’daOku
Âlim Efendi anlatıyor: “Bizim köyde ‘Kelam Hafız’ diye bir hoca var. ‘Bu yaptığınız zikir bidât işidir. Dinimizde böyle şey yoktur.’ diye, zikredenleri sıkıştırıyor. Hafızın da cahili oluyormuş. Köyün tamamı tarikatlıyız, yaşadığımızı biz biliriz. Bir gün Rıfâî tarikatının şeyhlerinden Seyyah Zarif Baba (k.s.), Cevad Efendi’nin yanına, köyümüze geldi. Hazret ricaldenmiş. Camide yatsıyı kıldık. Bütün köylü toplandı. Kelam Hafız da çağrıldı. Cevad Efendi’nin selamlığında zikir halkası kuruldu. Hava soğuk, soba yanıyordu.
Zarif Baba: “Cevad Evladım, sobaya iki kütük daha at. O maşayı da sok bakalım sobaya.” dedi. Soba da nar gibi oldu, maşa da. Zarif Baba maşayı eline aldı, Kelam Hafızı çağırdı “Hafız hadi şu maşayı al da ilminle dilinde söndür bakalım.” dedi. Kelam Hafız şaşkınlıkla “Olur mu Efendi öyle şey?” dedi. Bunun üzerine Zarif Baba maşayı dilinde söndürdü. Kelam Hafız’ın gözleri pörtledi. Zarif Baba Hafız’ın yanına sokuldu, iki parmağını Kelam Hafız’ın gözlerine doğru yaklaştırdı. Hazretin eli şekil değiştirdi, aynı aslan pençesine benziyordu. Tırnaklarının birden uzadığını gördük. ‘Bir daha zikir dinimizde yok dersen, şu tırnaklarımla gözlerini oyarım.” dedi. Kelam Hafız korkudan titreyerek ‘Tövbe Efendim, tövbe Efendim! Bir daha demem.’ dedi. Bir daha da ağzını açmadı. Böyle bir keramet yaşamıştık.
Nakşibendi Tarikatına İntisabıOku
Hacı Cevad Efendi, Şeyhi Ahmed Efendi’nin vefatından sonra başından geçenleri şöyle anlatır: “Yolunda yıllarca beraber zikrettiğimiz, tek tek Efendimizin yoluna bağlayıp hizmet ettiğim insanları kaybediyor, onların başka bir tarikata girdiklerini duyuyordum. Birçokları zikire gelmemeye başladılar. Bu beni öfkelendiriyordu. Nasıl olur da bir insan Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hz.’nin yolundan ayrılır ve başka bir yere geçer? Nasıl olurda bir insan himmet gördüğü Şeyhinden vazgeçer? diye düşünüyordum. Emir gelirse oluyormuş.”
Akçaağıllı Alim Efendi anlatır:
“Ben askerden döndüğümde Ahmed Efendi’mizin vefat ettiğini öğrendim. Cevad Baba benden 15 yaş büyük. Kendisine çok hizmet ettik ve beraber çok manevi haller yaşadık. Askerden döndüğümde köyümüz o devrede imamsız kalmıştı. Zikir arkadaşlarımızdan “Hoplamanın Ahmed” lakablı arkadaşımızı bize cami imamı bulsun diye Kayseri’ye gönderdik. Kayseri’de Şaban Efendi diye birisinin yanına varıp durumumuzu arz etmiş.”
Şaban Efendi:“Elimizde iki tane takva sahibi imamız var. Birisi Faruk Efendi diğeri ise Naim Efendi. Hangisi kabul ederse götürebilirsiniz” der. Hoplamanın Ahmed, imamların yanına varır ve sorar. Naim Efendi, Faruk Efendi’ye onun gitmesini, işin üstesinden gelemezse kendisinin gideceğini söyler. Faruk Efendi, Akçaağıl Köyü’ne vardığının ertesi günü gerisin geriye döner ve Naim Efendi’ye: “Bunlar 250 hane ve hepsi Kâdirî tarikatından. Başlarında da cezbeli bir adam var. Ben bu işin üstesinden gelemem, sen var.” der.
Naim Efendi, Adanalı Mahmud Samî Hz.’lerinin (k.s.) güçlü hulefasındandır. Akçaağıl köyüne varır. Alim Efendi o gece bir rüya görür. Köyde çeşmenin başında abdest alır iken, birden çeşmenin suyu kesilir ve abdesti yarım kalır. O sırada görür ki köye yeni bir su hattı döşeniyor, ve çeşmesi takılıyor. Çeşmenin başında daha önce hiç görmediği nur yüzlü bir adam vardır. Kendisine “Alim, evladım gel abdestini bu çeşmeden devam al.” der. Alim Efendi bu çeşmeden abdest alır ve rüyadan uyanır. Ertesi gün Alim Efendi, camiye namaza gider, bir de ne görsün. Akşam rüyasında gördüğü adam karşısında yeni imam olarak duruyor. Naim Efendi, Alim Efendi’ye öyle bir nazar eder ki Alim Efendi Naim Efendi’ye aşık olur. Naim Efendi “Alim, evladım yaklaş biraz sohbet edelim.” der. Sohbetinden çok hoşlanan Alim Efendi, Naim Efendi’nin teklifi üzerine Nakşibendî tarikatına intisab eder.
Alim Efendi sonrasını şöyle anlatır: “Biz başta biraz tereddüt ettik, lakin Naim Efendi ‘Akşam ki rüyayı gördün. Öbür çeşme artık kesildi. Şimdi abdestinizi, suyunuzu yeni çeşmeden alacaksınız.” deyince içimde tereddüt kalmadı. Gel de bunu Cevad Baba’ya anlat. Naim Efendi sonra Cevad Baba’nın Ağabeyi, Mehmed Efendi’yi de avladı. Mehmed Efendi de Naim Efendi’nin şöyle bir kerametini gördü: Bir gün köy yolunda Naim Efendi ile beraber yürürken Cevad Baba’nın Ağabeyi Mehmed Efendi karşıdan geliyordu. Naim Efendi bana ‘Alim, bu kim?’ dedi. Ben de ‘Efendim, bizim Cevad Baba’nın ağabeyi.’ dedim. O da ‘Oo, bu ne kibir, ne gurur böyle burnu havada kendini beğenmişlik. Biz bunu avlarsak Cevad’ı da yeneriz.’ dedi ve Mehmed Efendi’ye bir nazar etti. Olan oldu. Gece saat 2’de yattığım odanın camında, Mehmed Efendi tık..tık.. tık.. bizi uyandırdı ‘Alim içim yanıyor, bağrım kavruluyor. Beni sabah yanında yürüdüğün adama götür.’ dedi. Ben gecenin ikisinde gitmeye yanaşmadım ama Mehmed Efendi ısrar edince mecburen gittik. Kapıya vurduk. Naim Efendi ‘Kimdir o? Alim, yoksa sen misin? Ne istiyorsun, yanındaki kim?’ dedi. Ben de ‘Beni bildiysen yanımdakini de bilirsin.’ dedim. O da ‘Yoksa Mehmed Efendi’mi?’dedi. Mehmed Efendi ‘Baba, kapıyı aç, bağrım yanıyor.’ diye seslendi. Naim Efendi: “Oo, öyle kolaymıymış kapı açtırmak? Bugün gidin yarın gelin.” dedi. Ne kadar ısrar ettiysek kapıyı açtıramadık. Mecburen geri döndük. Ertesi gün öğlen Mehmed Efendi hiçbir şey yokmuş gibi hareket ediyor, akşam olunca gece 1-2’de gene bağrım yanıyor, diye bizim cama vuruyor. Hatta öyle hareket ediyordu ki döşünü, ağzını yerlere sürüyor, danalar gibi böğürüyordu. Bir böyle, iki böyle…‘Baba öğlen vakti niye gelmiyorsun?’ diye sordum. ‘Gündüz bir şey yok, akşamları oluyor. Ne olur Alim Efendi, gidelim.’ diye yalvardı. Mecburen yine vardık, ama bu sefer ısrarlıydık. Kapıyı en sonunda açtırdık. Mehmed Efendi, Naim Efendi’nin boynuna bir atıldı. Naim Efendi, Mehmed Efendi’yi zor sakinleştirdi ve kendisine Nakşibendî dersini verdi. Sonra köy halkı bir bir Hacı Cevad Baba’dan ayrılıp Naim Efendi’nin sohbet halkasına gitmeye başladılar. Bu olay Cevad Baba’yı iyice öfkelendirdi. Tedbirden Cevad Baba’ya bir aydan beri Naim Efendi’ye geçtiğimi söyleyemiyordum. Nasıl diyecektim ki küçüklüğümden beri onun yanındaydım. Çok ekmeğini yedim. Üzerimize çok hakkı var. Ben onun çeltekçisiydim. Bütün ayak işlerini görürdüm. Şeyh Ahmed Efendimin maneviyatı yüksek dört halifesinden birisiydi.
Köy öyle bir hale geldi ki, herkes Naim Efendi’nin sohbetindeydi. Cevad Baba kala kala iki kişi ile kalmıştı. O gün Perşembe, zikir günüydü. Cevad Baba yanındaki iki kişiye: “Hadi gidin köylüyü zikire toplayın.” demiş. Yanındakiler kime vardı ise herkes Naim Efendi’nin yanında. Durumu olduğu gibi Cevad Baba’ya anlatınca, Cevad Baba da ‘Ne yapalım, biz de üç kişi zikrederiz.’ demiş. Yanındakiler yüzlerini ekşitmişler. Mübarek duruma nasıl öfkelendiyse, eline mesesini (âsâ) aldığı gibi doğruca Naim Efendi’nin kapısında soluğu almış. Hiddetle “Naim Efendi aç kapıyı, aç da seninle dışarıda görüşelim.” demiş. Naim Efendi “Cevad git, yarın gel şimdi çok öfkelisin.” demiş. Cevad Baba ne kadar hiddetli bağırdı ise de Naim Efendi kapıyı açmamış. Çaresiz Cevad Baba kapıdan ayrılmış. O gece Cevad Baba manevi bir hal yaşamış. Kendisi şöyle anlatıyor: “Benim başlarında bulunduğum bir sürü enikler (köpek yavruları) vardı. Bunlar Ahmed Efendi'min enikleriydi. Elime sevmek için aldığım her bir enik beni ısırıyor yere bırakmamı istiyordu. Hangisini elime alsam aynısını yapıyordu. Yere bıraktıklarım benden uzaklaşıyorlardı. Bir türlü anlam verememiştim. Neden bunca emek verdiğim evlatlar gidiyordu. Senelerce bu yolda yürüdük.”
Alim Efendi devamını şöyle anlatır: “Cevad Baba zeki adam. Naim Efendi’nin davet edilse de kendi evine zikire gelmeyeceğini biliyordu. Bunun için ağabeyi Mehmed Efendi’nin evinde yemek var diye bütün köyü davet etti. Mecburen bu davete Naim Efendi de icabet edecekti. Yemeği yedikten sonra Cevad Baba bir yolunu bulup milleti coşturdu. Zikir halkasını kurdu. Naim Efendi halkaya girmedi, kenara çekilip rabıtada durdu. Zikir Tevhidde tam coşkuluyken odanın kuzey yönünden duvar yarıldı ve soba borusu kalınlığında siyah bir yılan akıp geldi. Halkanın arasına girmeyi başardı. Cevad Baba yılanla hiç ilgilenmedi. Bizler de zikire aynen devam ettik. Herkes kalbinin peşindeydi. Tevhid bitti. Naim Efendi oturduğu yerden kalktı geldi ve yılanın başını ayağı ile ezip seni habis melûn, deyip yılanı duvarın yarıldığı yere doğru attı ve duvar kapandı. Sonra mübarek ‘Evladlarım, hepiniz hoşsunuz. Zikriniz de hoş, Allah’a olan muhabbetiniz de hoş, cezbeniz de hoş, lakin görüyorsunuz Şeyhiniz gelmedi. Allah muhafaza. Halkayı sırlayan yok. Teslim olmalısınız.’ dedi ve tekrar kenara çekildi. Cevad Baba manevi sarhoşluk içindeydi. Hiçbir şey demedi. Şaşırdık kaldık. Sonra Lafza-i Celal zikri devam ederken birden Naim Efendi’nin duası ile etrafımızda turuncu sarımsı bir set oluştu. Dışarıdan içeriye girmeye çalışan hiçbir haşerat giremiyordu. Daha önce böyle bir şey yaşamamıştık. Bir keresinde Şeyh Ahmed Efendi’mizin oğlu İzzet Efendi’nin zikrinde buna benzer bir hadise olmuştu: Halkanın tam ortasında bir ağaç belirmiş, bir yılan üzerimizden uçarak gelip ağaca dolanmıştı. Sonra vücudunu üzerimize doğru savurarak bütün halkayı dolanmıştt. Şeyh Ahmed Efendi’miz o anda beyaz bir atla belirip yılanı kılıcı ile ikiye bölüp kaldırıp atmıştı. Ama şimdi Şeyh Ahmed Efendi’miz gelmemişti. Zikir bitti herkes dağıldı.”
Cevad Baba o gece bir hal daha yaşar, şöyle anlatır: “Duman halinde, ince, naif, daha önce hiç görmediğim bir şahsiyet bana doğru yaklaştı. ‘Cevad, gel seninle bir aşık oyunu oynayalım.’ dedi. Ben de “Hadi oynayalım.” dedim. Ben onu bir el üttüm (yendim). Hem yanıma geliyor, hem bana meydan okuyor, hem de kaybediyor. Göz göze geldik gülüştük. Tabi benim içime bir böbürlenme geldi. Daha sonra adam bir başladı, bize hiç bir el imkan vermeden yendi. Elimizdeki bütün aşıkları üttü, sakayı da aldı. 27 senelik emek elden gitti. ‘Baba ne yaptın sen?’ dedim. O da bana kibarca ‘Evladım üzülme, al ben sana bir saka vereyim.’ dedi. Gördüm ki onun sakası altından. ‘Ben bu sakayı ne yapayım?’ dedim. O da ‘Üt üt, bana geti.’ dedi ve ‘Beni İstanbul’da bulursun. Adanalı Mahmud Sami dersen seni alıp bana getirirler.’ deyip kayboldu.” Ee artık içimizde Naim Efendi’ye karşı bir ılımlılık vardı. Ertesi gün akşam namazdan sonra yanına vardım. Bizim köylüler hep ordalar. Naim Efendi sohbet ediyordu. Akşam aşık oynadığımız ince naif adam (Mahmud Samî (k.s.)) manevi bir duman halinde Naim Efendi’nin omzunda duruyordu. Hiç ses etmeden geri döndüm. Sabrım kalmamıştı. Gece hemen divana çıktım, Abdulkâdir Geylânî Hz.’lerinin (k.s.) bulunduğu makama vardım. Kapıdaki görevlilere ‘Geylânî Hz.’leri içerde mi?’ diye sordum. Görevliler ‘İçeride.’ dedi. Geylânî Hz.’leri başında tumanı (örtüsü) olan bir adamla görüşüyor. Yanlarına yaklaştım, tam Geylânî Hz.’lerinin elini öpecektim ki, yüzünü göremediğim o adam elini uzattı. Huzurda sû-i edep olmasın diye elini öptüm. Bu sırada Abdulkâdir Geylânî Hz.’leri sırtımı tıpışlıyarak “Evladım Cavid, üzülme Sami Efendi bu asırda Anadolu’nun arifler tamamlayıcısı. Sami Efendi’ye intisab edeceksin.” buyurdular. Ee ne yapalım, emir demiri keser. Ve divandan ayrıldım. Yaa işte evlatlarım, kendi tercihimle intisab etmedim. O gönül şâhını tanımıyordum. Bana kalsa ölene kadar Kâdirî şeyhim Çekiçlerli Ahmed Efendi’nin yolunda devam etmeyi arzulardım. Lakin ilahi cilve, bu yolun da kuralları olduğundan emir demiri kesiyor. Takdiri ilahi 1950'de şeyhim Ahmed Efendi için hak vaki olunca, ben ve benimle birlikte birkaç kişinin süluku yarım kaldı. 6 ay sonra Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hz. divanda; bu kişilerden Hacı Nuri Baba'yı, Kırklardan Bayburtlu Zarif Efendi'ye; Abdullah Gürbüz Baba'yı da Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi'ye teslim etti. Sami Sultanın dönemin kutbu olduğunu ve sülukumu onun tamamlaması gerektiğini söylerek beni de kendisine emanet etti. Bunun üzerine Sami Efendi'ye intisap etmek durumunda kaldım. Sami Sultanım kutupluk makamına getirilmiş, asrının tamamlayıcısıydı. Onun döneminde Allah dostlarının bir çoğu ya savaşa katıldığından ya da herhangi bir bahaneyle şehit edildiğinden, bir kısmı da yaşlı olduğundan ötürü Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Ardında bıraktıkları bir çok müridden, evliyalığa ve Rical-i Gayb ordusuna girmesi gerekenleri Sami Efendi tamamlamış ve manevi orduya katmıştı.
Sonra bir hal daha yaşadım: Büyük, kalabalık askeri bir ordu gördüm. Oradaki bir görevliye ‘Bu ordunun sahibi kimdir?’ diye sordum. ‘Bu ordunun komutanı az sonra gelir.’ dediler. Askerlerin üzerinde silahlar var ama silahları gizli, belli olmuyor. Silahları ellerine alınca görünüyor, omuza takınca kayboluyor. Askerlerden birisi ‘Dikkat! Komutan geliyor!” deyince herkes hazır ola geçti. Bir de baktım ki benimle aşık oynayan ince adam. Üstündeki kıyafet tam. Tam bir general, Mahmud Sâmi Hz.’leri. Aşık olmamak elden değil. Yeni bir aşk sardı bizi, durmak mümkün mü?”
Cevad Efendi (k.s.) İstanbul’a GidiyorOku
Yaşadığı olaylar Cevad Efendi’nin içine bir ateş düşürmüştü. Bir gün çiftçilikle uğraştığı için köylüsüyle beraber tarlaya gider. Sonrasını Cevad Efendi şöyle anlatıyor:
“Tarlada gönülsüz bir şekilde çalışırken sürekli Mahmud Samî Hz.’lerini düşünüyordum. Nasıl gidecektim, nasıl bulacaktım, İstanbul’u hiç görmemiştim. Aniden beni bir titreme tuttu, bir cezbe, bir aşk, tarlayı sapanı attım, eve de uğramadım, doğru şehre gittim. Bizim Uncu Hacı Kadir’e vardım. Kendisinden 40 lira borç istedim. Hacı Kadir bu parayla ne yapacağımı sorunca ‘İstanbul’a gideceğim.’ dedim. Hacı Kadir de ‘Bu para seni sadece götürür ama geri getirmez.’ dedi. 40 lira daha bir tanıdıktan bulduk. Üstüme başıma bakmadan sefil bir şekilde İstanbul’un yolunu tuttum, işaret edilen yere vardım. Dükkan dükkan gezip herkese Samî Sultanı sordum. Hava yağmurluydu, üstüm başım sırılsıklam olmuştu. Sefil bir halde olduğum için, dükkan sahipleri bana bakıyor, azarlayıp dışarı kovuyorlardı. Ararken ararken dindar görünümlü iki kişiye rastladım. Onlara Adanalı Mahmud Samî Hz.’leri diye birisini tanıyıp tanımadıklarını sordum. Biraz düşündüler, bu galiba falanca yerdeki zâtı diyor diye, beni alıp Mahmud Samî Hz.’lerinin yanına götürdüler. İçeriye girdik, bir sürü adam vardı. Herkes Sami Sultan’la görüşmek için sıra bekliyormuş. Üst tarafta birden bir kapı açıldı bir zât merdivenden aşağı doğru indi. Başındaki tumanı (örtüsünü) bir indirdi. Aman Allah’ım benimle aşık oyunu oynayan adam, Mahmud Samî Hz.’leri! Aklım başımdan gitti. Ala yaşımla koştum bir kucakladım kendisini, beni bir cezbe sardı. Bütün letaiflerim “Allah, Allah” diye bağırmaya başladı Mahmud Samî Hz.’leri de bize sarıldı. Etrafımızda bulunanlar ‘Bu adam da kim yahu, üstüne başına bakmadan ala yaşıyla Hazret’e sarıldı. Be adam! Bu ne edepsizlik!’ diye beni Hazret’ten ayırdılar. Mahmud Samî Hz.’leri hiçbir şey demeden geri döndü odasına çıktı. Odasından emir buyurmuş; az evvel bize sarılan adam bize gelsin, demiş. Beni alıp Hazret’in odasına götürdüler. Samî Sultan ‘Bizi yalnız bırakın.’ dedi. Huzurdakiler çıktılar. Benimle tam bir buçuk saat sohbet etti. Efendi Hz.’lerinin yanında on dakika kalanın manen çok yüksek olduğuna kanaat ederlermiş. Bu fakire tam bir buçuk saatini ayırdı. Odada hal hatır sorduk. Birden Gavsû’l-Azâm Abdulkâdir Geylânî Hz.’leri içeriye manen teşrif etti. İyice şaşkına döndüm, bu ne büyük olay, Gavsû’l-Azâm Abdulkadir Geylânî Hz.’leri ve Mahmud Sâmi Hz.’leri yan yana! Sami Efendi bana ‘Evladım, yaşadıklarını sen de biliyorsun. Bundan böyle evvela Nakşî dersimizi yapacağız ve bunun yanında Kâdirî dersini çekeceksin. Tarikata intisab etmek isteyenlere önce Nakşî dersimizi verip ardından sebat gösterip, gayretli olanlara Kâdirî dersini vereceksin. Cevad Efendi, yolumuz hafi, gizlidir. Bundan sonra sırrı gizleyeceğiz. Kimsenin kaderine karışmayacağız. Bütün evladlarına bizim yolumuzun dersini vereceksin. Cehri zikre devam zamanın gereklerindendir, yol eşkiyalarla dolu.’ dedi ve bize daha dile getirilemeyecek nice görevleri tâlim etti. Görüşmemiz bittikten sonra bizi Alemdar Ağa diye birisine teslim etti. Alemdar Ağa’ya ‘Cevad Efendi’yi alın yerimize götürün, dinlendirin, yedirin, içirin ve dönüşünü sağlayın.’ dedi. Bir de Alemdar Ağa’nın eline bir zarf tutuşturdu. Zarf bize verilmesi içinmiş. Ertesi gün beni garaja götürdüler, yol için lazım olan her şeyi temin edip otobüse bindirdiler.
Ayrıldıktan bir süre sonra içime bir ateş düştü. Yerimde duramaz oldum koşarak tekrar Erenköy’deki yere gidip kapıyı çaldım. Kapıyı açan Mahmud Samî Hz. lerinin damadı Ömer beymiş. Beni daha önce görmemişti. Elinde bir kitap vardı. Bana ‘Ne istiyorsun?’ diye sordu, ‘Hastayım’ dedim. ‘Kimi arıyorsun?’ dedi ‘Doktor arıyorum.’ dedim. ‘Ne doktoru?’ diye sordu ‘Kalp doktoru’ dedim. Bunun üzerine ‘Bütün kopuklar bizi buluyor.’ diyerek öfkeyle bir tokat attı. Tam o sırada Sami Sultan geldi ‘Ömer Bey ne yaptınız? O tokatı bize atsaydınız ne iyi ederdiniz, o Allah dostu.’ deyince Ömer beyin elinden kitap düştü, elime sarılıp helallik istedi. ‘Ben sana ne yaptım ki, bana vurdun? Seni tek bir şartla affederim. Biz bu kapıya ne zaman gelsek bu kapı bize açılacak.’ dedim, Ömer Bey de ‘Ne zaman istersen başım üstünde yerin var.’ dedi.
Mahmud Samî Hz.’leri içimdeki ateşi hafifletti ve cebime bir avuç da şeker doldurdu, çocuklarına verirsin diye. Beni tekrar Harem’e garaja gönderdi. Otobüse bindim, cebimdeki zarf aklıma geldi. Zarfı açtım baktım ki içinde 120 lira para bir de bir kağıt. Kağıdı yanımdaki adama okuttum. Aynen şöyle yazıyordu: ‘40 lirayı borç aldığın Kadir beye, diğer 40 lirayı Kadir bey vasıtası ile borçlandığın diğer yere. 40 lirayı da kendinize ve ailenize harcarsınız.’ Vay mübarek vay! Allah hakkı için ben hiç durumumu arz etmedim. Allah dostları bir başka. İstanbul’dan Kırşehir’e döndüm, Hazret’in verdiği para ile borçlarımı ödedim. Köyüme Akçaağıl’a vardım. Herkesi Mahmud Samî Efendi’mizin yoluna bağlamaya başladım. Zikirlerimiz devam etti. Tabi Naim Efendi de katılıyordu zikrimize artık.”
Cevad Efendi’den (k.s.) LatifeOku
Cevad Efendi anlatır: “Bir gün Molla Mustafa diye biri var, geldi bana: ‘Hacı Cevad, yoksa sen şu çalışmayan şıhlardan mısın?’ dedi. ‘O nasıl oluyor Molla Mustafa?’ dedim. ‘Zamanın birinde bir şıh varmış, müridlerine ‘Evladlarım görüyorsunuz koskoca dergah. Sizlerin çalışıp, çalıp, ne kazanırsanız dergaha getirmeniz lazım yoksa nasıl dönecek bu suyun değirmeni? Ben dergahı bekleyecem, gelenleri ağırlayacam, siz de dediğimi yapacaksınız.’ demiş. İki mürid sabah erkenden çıkıp gitmişler. Gez, dolaş bir iş bulamamışlar. Akşama doğru elleri boş dergaha dönerken bir de bakmışlar ki çalıda iki yünlü (koyun), bir kıllı (keçi), bir de hinyo (merkep) bağlı. Sahipleri ileride çalıların arasında ihtiyaç gideriyormuş. İki mürid göz göze gelmiş ‘Şeyhimiz bize çalışıp, çalıp, getirmemizi söyledi. İş bulamadık, sıra çalmada.’ demişler, alıp çaldıkları hayvanları dergaha götürmüşler. Şeyh zikir halkasını kurmuş, gelen misafirlerle zikrediyormuş. Müridlerini kapıda görünce misafirler anlamasın diye bir kaside halinde sormuş: ‘Aman ne yaptıngız, ne ettingiz gidingiz yerde. Hûûû…Hûûû…?’ Müridler cevap vermiş ‘İki yünlü, bir kıllı, hinyo da çalıda bağlı Hûûû…Hûûû…!’ Şeyh ‘Haalette gel. Haalette gel’ demiş. Yoksa Hacı Cevad, sen de bu tür şıhlardan mısın?” dedi. “Yok kurban olayım, Molla Mustafam. Ben evladlarımı kendim besliyom.” dedim. Ya kuzularım böyleleri de varmış.
Ramazanoğlu Mahmud Samî Hz.’lerini (k.s.) İkinci ZiyaretiOku
Cevad Efendi anlatır: “İçim hep Samî Sultan’la çarpar oldu. Adını ne zaman ansam, gözlerim yaşarır, içimden ona nağmeler söylemek gelirdi. Bizim ağılda üç tane kuzu vardı. Ağabeyim Mehmed Efendi’ye ‘Ağa, içimden Samî Sultan’ımı ziyaret etmek gelir. Giderken elim boş gitmeyeyim. Müsaade edersen, şu üç kuzudan birini götüreyim.’ dedim. ‘Tamam, git bakalım. Şu ufak olanı götürürsün.’ dedi. ‘Tamam biraz büyüteyim de öyle götüreyim.’ dedim o da ‘Ama üçünü de sen otlatacan.’ dedi. Üçünü de otlattım. Ağabeyimin verdiği kuzu çok cılızdı. Lakin cılız olanı hep ‘Seni Samî Efendi’me götürecem, sen Sultanıma hediye edileceksin.’ diye sevdim. Cılız kuzu büyümede hepsini geçti, hepsinden daha gürbüz oldu. Gün geldi yola çıkacam, koyunu aldım yanıma, tam evden çıkıyordum, ağabeyim yetişti: ‘Nereye böyle elinde koyunla?’ dedi. ‘İstanbul’a Mahmud Samî Sultan’ıma gidecem.’ dedim. ‘Bu büyük koyunu ne yapacan, şu ufağı al.’ deyince ‘Olmaz, bu zaten bana verdiğin en cılız olan kuzuydu. Ben onu, sen Samî Efendi’minsin, diye büyüttüm.’ dedim. Ağabeyim biraz kızdı ama yine de aldım götürdüm. Şehire vardım, gönlüm kuzuyu araba bagajına vermeye razı olmadı. Bir bilet de kuzuya aldım. Altına torbayı bağladım, bindik otobüse, İstanbul’a vardım.
Mahmud Samî Sultan’ımın yanına vardım. Beni odasına kabul etti. Biraz görüştük, yeni talimatlar aldık. Sonra Sultan’ıma ‘Sizin için bir kuzu getirdim. Müsaade edersiniz ayağınızın yanında keseceğim.’ dedim. Mahmud Samî Hz.’leri ‘Tamam siz varın başına, biz geliyoruz.’ dedi. Acizane hemen aşağı koştum. Kuzuyu tuttum yatırdım. Samî Sultanım nazlı nazlı merdivenlerden aşağıya iniyordu, elimde bıçak, kuzuya dayadım. Sultan’ımın yaklaşmasını bekliyordum. O anda Hazret bir tecelliyat gösterdi. Suretinin nurundan bayılmışım. Bıçak bir tarafa, ben bir tarafa, kuzu bir tarafa… Bir ayıldım ki Hazret başımda duruyor. Hemen ayağına yapıştım ‘Baba ne olur bir daha göster.’ dedim.
Mahmud Samî Hz.’leri ‘Cevad evladım, dayansaydın olurdu, ama dayanamadın.’ dedi. Kuzuyu kestik ama o an hiç aklımdan çıkmadı. Vây mübarek vây! Nuruna kurban olduğum! Seyrek sakallarının arasında melekler oynaşırdı!
Sami Efendi’nin (k.s.) Zamanında Cehrî Zikir Olur muydu?Oku
İhvanlardan biri bir gün Cevad Efendi’ye ‘Baba, Mahmud Samî Efendi’nin zamanında cehrî zikir yapılır mıydı?’ diye sorar.
Cevad Efendi ‘Ooh… Ne diyon sen kuzum, hem de nasıl olurdu. Mahmud Samî Sultan’ımla çok cehrî zikirlere katılırdık. İki gün bir yerde kalırdık, üç gün bir yerde. Medine’ye hicret edene kadar böyle devam etti. Yalnız Sultanım 1984’te Medine’de Hakk’a yürüyünce, Samî Sultan’ımın bazı halifeleri sohbete geçtiler. Bir kısmı da bizim gibi ümmîler, zikir üzere devam ettiler. Bu fakirin üzerinden cehrî zikir kaldırılmadı. Biz hem Kâdirîyiz hem de Nakşibendîyiz. Erenköy’deki Kelami Dergahı Şeyhi Mehmed Esâd Erbil Efendimizden (k.s.) bu yana hep böyle devam ede gelmiştir. Allah hayırlısını versin.’ şeklinde cevap verir.
İhvan: ‘Nakşibendilikte cehrî zikir yok, diyorlar ve Hatme Hacegan diye bir şey yapıyorlar. Bu yol hafidir diyorlar. Bu konuda ne buyurursunuz, Babacığım?’ diye sorar.
Cevad Baba cevaben: ‘Bak kuzum. Kur’an oku sünnet, sohbet yap sünnet, hatme yap sünnet. Hatta hatme Nakşibendiliğin temel prensibi değildir, def-i musibet ve taleb-i hacet içindir. Aynı zamanda temiz bir ağız ve kalb ister. Avam işi değildir. Köprü yap sünnet, yemek yedir hep sünnet amellerdir. Lakin Allah’ı zikretmek, namazını kılmak farzdır. Zikir hazır yemektir. İlim ise alışveriştir. Çiğ sebze pişirilmedikçe (amel edilmedikçe) fayda vermez. Hafi zikrin öncüsü Hâce Abdulhâlik Gucdüvâni Hz.’lerinin (k.s.) yerine gelen Hâce Ârif Rivegerî Hz.’leri (k.s.), hemen Efendisinin ardından cehri zikir halkasını kurmuştur. Tarikat ne şudur ne budur, Şeyhinin ardından yürüyerek adımlarını takip etmektir. Zaman neyi gerektirirse o yapılır. Önemli olan insanların kalbine imanı yerleştirmektir. Bu silsilede neler mevcut değil ki. Kâdirîsi, Rıfâîsi, Çiştisi, Kübrevisi, Sühreverdisi, Yesevisi, Halvetisi... Bu yolun büyükleri aynı zamanda birçok tarikat yollarına mürşidlik etmişlerdir. Bu silsile tamdır, Kur’an ve sünnetten ibarettir. Kur’anda, Kudsi hadislerde ve Rasulullah’ın (s.a.v.) hadislerinde cehri zikir bahsi varsa, Nakşibendîlikte de vardır. Önemli olan kişinin bunu nasıl anladığıdır, sanki okumuş cahil yok mu? Okur âlim, tutmaz zalim. İlmi var ama ledün-î ilmi yok. Allâh kulum desin, Peygamberimiz (s.a.v) şefaâtçımız olsun.’
Cevad Efendi (k.s.) Manevi Ameliyata YatırılıyorOku
Akçaağıllı Âlim Efendi anlatıyor:
“Bir gün Naim Efendi bize ‘Âlim, evladım vakit geldi, artık senin ameliyatını gerçekleştirelim. Sana görev verelim.’ dedi. Yanımda Hoplamanın Ahmed ve Cevad Baba vardı. Naim Efendi, bana kefen gibi bir elbise verdi ‘Al bunu giy, gel.’ dedi. Yan odaya geçtim üstümdeki elbiseleri çıkarttım ve yakasız gömleği giydim. Naim Efendi beni masanın üstüne yatırdı, tam işe başlayacaktı ki, Mahmud Samî Hz.’leri içeri girdi. Naim Efendi’ye sert bir üslupla: ‘Ne yapıyorsunuz burada?’ dedi.
Naim Efendi ‘Sultanım, Âlim Efendi bu yola samimiyet ile bağlı ve kabiliyetli okur, yazar. Âlim Efendi’ye yolumuzun görevini verelim.’ dedi.
Mahmud Samî Hz.’leri Naim Efendi’ye: ‘Âlim Efendi’yi masadan kaldır. Cevad Efendi’yi yatırın. Âlim Efendi yakında bir düşüş yaşayacak. Eşinden ayrılacak. İkinci bir evlilik yapacak. Bu olay onu yıkıma götürecek.’ dedi. Manevi ameliyatı Cevad Baba geçirdi. Böylece Cevad Baba bu göreve salahiyetli kılındı. Mahmud Samî Hz.’leri ameliyattan sonra ayrıldı. Herkes dağıldı. Naim Efendi’yle ben kaldım. Naim Efendi bana ‘Âlim, Allah var, senden çok ümitliydim. Ne yapalım. Mahmud Samî Sultan’ın emri böyle.’ dedi.”
Cevad Efendi (k.s.) Kırklara KatılıyorOku
Âlim Efendi anlatıyor:
“Bir gece ibadetin başındayım. Birden içeri bir sürü erenler girdi. Ellerinde bir bez parçası, bana uzattılar: ‘Âlim Efendi, tut bakalım şunu.’ dediler. İçlerinden birisi daha yanıma yaklaştı. Elimdeki bez parçasının üzerine tam 40 tane, 7-8 cm. çapında madeni halkalar koydu. Üzerinde Arapça isimler yazılıydı. ‘Bunları alacaksın, doğruca Cevad’a götüreceksin. Sakın bir yanlış yapma. O seni bekliyor. Kırklardan birisi ayrıldı bugün. Yerine Cevad oturacak.’ dediler. Nefsim kabardı, hem manevi ameliyattan olduk hem de kendi elimle gidip Cevad Baba’ya ‘Kırklar seni bekliyor, al bu halkaları.’ diyecem. Mecbur, emir büyük yerden. İstersen yapma, adamın kellesini götürürler. Biz adam olamadık. Halbuki nefsini kırsana, yılanın başını ezsene. Bu sana bir tokat dedim kendi kendime. Vardım Cevad Baba’nın evine, o da dışarıda beni bekliyor. Yanına yaklaştım, halkaları teslim ettim. Cevad Baba ‘Âlim, nasıl olacak bu iş? Ben ne anlarım.’ dedi. Ben de ‘Ne bileyim ben. Görevi verdilerse, herhalde öğreteceklerdir.’ dedim. Cevad Baba’yla ayrıldık, ben de eve doğru gidiyorum. İçim içimi yedi. Ben biliyordum onun ricalde kırklar ordusuna dahil edildiğini. Sonra yedilere, beşlere, dörtlere terfi etti mi onu bilmiyorum. Ama yaşı gençti. 40-45 yaşlarında kırklar ordusuna dahil edildi.”
Kırklardan Bayburtlu Seyyah Rıfâî Şeyhlerinden Abdullah Baba (k.s.) Kırşehir’deOku
Âlim Efendi anlatır:
“Ah yavrum ahhh… Ben adam olamadım. Bir gün şehre vardım. Sülükçülerin kahvehaneleri diye bir yer var. İçeri girdim. Sağa sola bakınıyorum. Üstü başı dindar giyimli biri var. Yüzünden de Allah hatırlanıyor. Yanına vardım oturdum. Kimsin, nerden geliyorsun, nereye gidiyorsun diye sordum. Bana “Ben seyyahım, adım Bayburtlu Abdullah, Kırşehir’de işimiz var.” dedi. Uzun uzun sohbet ettik. Saat yatsıyı geçmişti. ‘Baba ben köye dönmeyecem. Akşam otelde kalacam. Senin de kalacak bir yerin yoksa, gel beraber gidelim otele.’ dedim. Bana ‘Ben Cıncıklı Cami’ye (Cacabey Medresesi’ne) gideceğim. Gece toplantı var. İstersen sen de gel.’ dedi. ‘Baba, Yatsıdan sonra caminin kapısı kilitlenir.’ dedim Abdullah Baba ‘Bizlere kapı kilitlenmez evlad. Sen bilmez misin, senede bir defa kırklar burada toplanır.’ dedi. Cahillik işte, gitsene Babayla. Ne güzel davet, kime nasip olur. Ah Ah.. ben otele gittim. Abdullah Baba da herhalde camiye gitmiştir. Sonra düşünüyorum da, acaba Cevad Baba’nın hürmetine mi senede bir kere Kırşehir’de toplanıyorlar? O da kırklara dahil ya. Hala böyle mi bilmiyorum.
Cevad Baba (k.s.) Manevi Ceza AlıyorOku
Âlim Efendi anlatır:
“Cevad Baba ricalde görev aldıktan sonra, çok ceza yedi. Bazen onun iki kelime bile konuşamayacak halde olduğunu görürdük. Baba sana ne oldu, diye sorduğumuzda Cevad Baba ‘Sorma evlad, çenemizi tutamadık diye, dilimize gene iğne vurdular.’ derdi. Dilini bana gösterirdi, dilinin ön kısmı 25 kuruş büyüklüğünde, bembeyaz olurdu. Ee bu iş gizli iş. Sırrı tutmak lazım. Meğer melekler gelir, diline manevi iğne gibi bir şeyler yaparlarmış. Manevi bir sarhoşluk içinde olurdu mübarek. Aslında bu cezadan daha çok, kendisi için yapılan bir iyilikmiş. Yoksa insanoğlunun ne yapacağı belli olmaz. Cevad Baba dilini tutmuyor, onun bunun kaderine karışıyor. Kim olduğunu bir fark ederlerse öldürürler, diye mübareği lal ederlermiş. Sınamaya gelenler olduğu zaman, onun bu halini görenler ‘Bu Allah’ına aşık bir meczub derler.’ çeker giderlermiş.”
Ölülerin SeslenişiOku
Cevad Efendi bir gün Akçaağıl Köyü’nde, mezarlığın yanından geçerken, meyyitlere Fatiha okur, ruhlarına bağışlar. Ardından bir ses işitir. Meyyitlerle arasında şöyle bir konuşma geçer:
Meyyitler: ‘Heey Hacı Cevad, bizi dinle.’
Cevad Efendi: ‘Siz de kimsiniz?’ Arkasına bakar, kimse yok.
Meyyitler: ‘Hacı Cevad, bizim üzerimizden hep hayvanlar geçiyor. Pisliyorlar, bizi rahatsız ediyorlar.’
Cevad Efendi Eûzu Besmele çeker: ‘Yahu sizde kimsiniz? Nerdesiniz?’
Meyyitler: ‘Biziz biz, toprağın altındakiler.’
Cevad Efendi: ‘Ben ne yapayım?’
Meyyitler: ‘Bizi sur içine al. Hayvanlar bizim üzerimizde otlayıp, pislemesinler. Eziyet veriyorlar.’
Cevad Efendi ‘Tamam’ der, durumu köylüye anlatır. Köylüler olayı kabul eder. Aralarında para toplarlar. Taşı getirtirler, bir de duvar ustası tutarlar. Mezarlığın etrafını örerler. Cevad Efendi de ustayla beraber çalışır. Ölülerden bir tanesi duvarın dış bölümünde kalır, seslenir: “Heey Hacı Cevad, beni niye dışarıda bıraktın? Beni de içeriye al.’
Cevad Efendi: ‘Vay kurban oluyum. O kadar da dikkat ettik. Demek ki başında taş yoktu fark etmedik.’ der. Ardından ustaya: ‘Şurada ölülerden birisi dışarıda kalmış. Duvarı yıkalım şöyle çembere alalım.’der.
Usta: ‘Baba ben baktım. Orda kabir, mabir yok.’
Cevad Efendi: ‘Evladım, var. Bana seslendi.’
Usta: ‘Baba sen deli misin? Kafana güneş mi geçti?’
Cevad Efendi: ‘Meyyit, usta sana inanmıyor ses ver de duysun.’ deyince Meyyit: ‘Usta, sana denileni yapsana.’ der. Bunun üzerine usta topuklayıp kaçar. İş Cevad Efendi’ye kalır. Kabiri eşer, kemikleri toplar, duvarın iç bölümüne alır.
Cevad Efendi (k.s.) Kabire GiriyorOku
Akçaağıl Köyü’nün mezarlığının yanında, harmanın toplandığı bir yer vardır. Bir gün amcası, Cevad Efendi’ye ‘Evladım, bu gün harmanın başına sen yat.’ diye emreder. Cevad Efendi tedirgin olur, gitmek istemez ama amcası ısrar edince, abayı alır yanına, köylüsü Duran Çiçek dayı ile giderler. Çeş’in başında yatarlar. Duran dayı gece uyur. Cevad Efendi oturur, evradı ile meşgul olur. Bu sırada birden asker görünümlü iki kişi gelir. Cevad Efendi’nin koluna girerler. Yürü gidiyoruz, diye kaldırırlar. Cevad Efendi ‘Nereye gidiyoruz, ne yapıyorsunuz, kimsiniz siz?’ der. Askerler ‘Ses etme, görev var! Mezarlığın altına ineceğiz.’ diye cevaplar. Cevad Efendi ‘Ne mezarlığı?’ derken, Duran Dayı uyanır. Heey ne yapıyorsunuz, kimsiniz, nereye götürüyorsunuz demeye kalmaz, askerlerden bir tanesi, elindeki tüfeğe benzer bir aletin dipçiği ile Duran dayıya vurur. Zavallı adam korkudan duvarın arkasına saklanır. Toprağın yarıldığına ve Cevad Efendi’nin iki askerle beraber yerin içine girdiğine gözleriyle şahit olur.
Devamını Cevad Efendi şöyle anlatır: “Korkudan mecalim kalmadı. Beyaz taşın yanında dar bir geçit açıldı, oradan beni sürükleye sürükleye geçirdiler. Kabrin altında ne kadar ölü varsa, hepsi ordaydı. Korkudan bayılacak gibi oldum. Bazıları yakamı çekiştiriyordu. Askerler ‘Çekilin! Çekilin!’ diye ölüleri kenara itiyorlardı. Birden vefat etmiş teyzem yakama yapıştı ‘Hacı Cevad, bana iki buçuk lira borcun vardı, karşılığını istiyorum.’ dedi. Ben de hal mi var? O parasının derdinde. Beni geniş bir alana getirdiler, tam o sırada Mahmud Samî Sultanım yetişti. Beni sakinleştirdi. ‘Cevad evladım, korkma. Bunların korkulacak halleri yok, acınacak halleri var. Bu göreve devam edeceksin şimdilik.’ dedi. Yaa başta korktum ama, yıllar geçtikçe alıştık. Halkayı kurduk, zavallıları zikrettirdik. Sabah fecre yakın bir zamana kadar devam ettik. Sonra askerler geldi, toprak tekrar yarıldı ‘Hadi çık.’ dediler. Bu arada büyük halamı gördüm, ağlıyordu ‘Cevad bana yardım et, beni kurtar.’ diyordu. Askerlere yalvardım ona azap etmeyin, diye. Askerler ‘Bu senin işin değil, hadi çık.’ diye beni itelediler. Israr edince ellerindeki aletle bir vurdular, dudağım ikiye yarıldı. Attılar beni dışarı. ‘Doğru camiye var, bir de sâla ver.’ dediler.”
Cevad Efendi o gün öyle bir sâla verir ki, herkes yattığı yerden kalkar. Daha önce bu kadar insanın içine tesir eden bir sâla duymadıklarını söylerler. Köpekler bile iki ayağının üzerine kalkmışlardır. Cevad Efendi, bu olaydan sonra üç gün ölü yatar.
Bu Evliya OlamazOku
Mahmud Samî Hz.’leri, Anadolu’dan gelen ziyaretçinin birisine ‘Evladım, buraya kadar zahmet buyurup gelmenize gerek yok. Kırşehir’de Hacı Cevad Efendi’yi görürürseniz, bizi görmüş gibi olursunuz.” diye övünce, adamcağız bir araba bir de dolmuşla kendi ahalisini toplamış, Cevad Efendi’yi ziyarete gelmiş. Adamcağız Cevad Efendi’ye ‘Baba biz senin namını duyduk. Biz bütün ihvan, beş yüz kişi yolundayız. Bize bir kerametini göster. Hepimiz sana bağlanalım.’ der. Cevad Efendi ”Aman evladım, ne kerameti, ne namı. Biz kim oluyoruz ki? Bizde bir hal yok, günahımız çok, aciz bir kuluz.” diyerek tevazu gösterir. Adam ısrar ettiyse de Mübarek nazlanır. Herhalde adamcağızın sabrını sınar ki sabrı taşan adam ‘Yürüyün gidelim. Bu evliya mevliya değil. Bunca yolu boşa geldik. Birde övdüler.’ diye söylenir. Cevad Efendi birden ‘Madem gidiyorsunuz, geldiğiniz yoldan değil de falanca yoldan gidin.’ diye uyarır. Gelenlerin başındaki adam ‘Bir de bize akıl veriyor. Yürüyün geldiğimiz yoldan gidelim.’ der. Arabaya biner ve geldikleri yoldan giderler. Dolmuş sahibi ise Mübarek’in (k.s.) sözünü tutar ve işaret ettiği yoldan gider. Araba ile gidenler köprüye varınca, yolda duran bir taşa çarparlar. Araba ters döner, kayar, yarısı köprüden dışarı çıkar. Arabanın içinde bulunan dört kişiden biri ‘Ben dışarıya çıkayım, arabayı önden bastırıp çevireyim. Siz de öyle inin, yoksa dengeyi kaybeder, nehire düşeriz.’ der ve dışarıya çıkar. Tam bu sırada bir de görür ki, Cevad Efendi arabaya omuzunu vermiş tutuyor. Adam bağırır “Cevad Baba arabayı tutuyor!” der ve Hazretin sakalına yapışır. Sakalının iki teli adamın elinde kalır. Mübarek o anda arabayı iter ve kaybolur. Adamlar bin pişman Cevad Efendi’nin evine geri dönerler. Kapıyı çalarlar, Mübarek kapıyı açar. ‘Baba hakkını helal et, kusur ettik bizi bağışla.’ derler. Cevad Efendi ‘Hayırdır evlad ne oldu ki? Bize bir kusurunuz olmadı.’ der. Adam ‘Baba daha ne olsun, sözünü dinlemedik. Arabamız kaza yaptı. Az kalsın köprüden aşağı düşecektik, eğer sen tutmasaydın.’ diyerek gördüklerini anlatınca Cevad Efendi ‘Evlad, sizi biz tutmadık. Hayallenmişsiniz.’ der. Diğer adam ‘Ya peki bu kılları ne yapalım? Senin değil de kimin?’ diyerek elindeki iki tel sakalı gösterir. Cevad Efendi ‘Vay, canımı pek yaktı yahû.’ der. Adamlar Cevad Efendi’ye bağlanmak için kendisinden müsaade ister, Cevad Efendi “Hayırlısı olsun evladım, nasipse olur.” diyerek karşılık verir.
Cevad Efendi (k.s.) Kıbrıs Harbi’ndeOku
Akçaağıllı Ramazan Bey anlatıyor:
“Cevad Efendi’nin kaç tane kerametine şahit oldum. Sene 1974, Kıbrıs Çıkartması dönemi. Bir gün Hazret’in evini ziyaret etmeye gittim. Oğlu kapının önünde bekliyor. Vardım yanına ‘Sait abi, Babayı göresim geldi.’ dedim. O da bana ‘Ramazan abi kusura bakma. Babam “Oğlum biz doksan bin asker, Kıbrıs Harbi’ne gidiyoruz. Kapıyı tut ve kimseyi odaya bırakma.” diye kesin emir verdi. Odaya kimseyi sokamam.’ dedi. Daha sonraları İstanbul’dan bir pilot, Cevad Efendi’yi ziyaret etmeye gelmişti. Anladağım kadarıyla onun uçağında bulunmuş mübarek.”
Cevad Efendi (k.s.) Merkeple KonuşuyorOku
Akçaağıllı Ramazan Bey anlatıyor:
“Ben Cevad Efendi’nin tarla komşusuyum. İkimizin tarlası yan yana. Traktör aldık, tarlayı sürüyorum. Mübarek ise fakir; bir merkebi var, merkeple tarlayı sürmeye çalışıyor. Bir ara bir baktım, Mübarek merkebe sarılmış, yüzünü, gözünü öpüyor. Cevad Efendi’nin acayip işleri çok, bunda da bir iş var, dedim. Vardım yanına ‘Baba ne oldu?’ dedim. Cevad Efendi ‘Ramazan oğlum, hiç sorma mahluku yorduk herhalde. Bana döndü lisan-ı hal ile “Yeter Cevad, beni yordun. Ben bunun için yaratılmadım. Öküzü sattın, şimdi beni mi kullanıyon?” deyince, mecbur kaldık helallik dilemeye.’ dedi.”
Allah Bulgurdan Başak VerecekOku
Akçaağıllı Ramazan Bey anlatıyor:
“Seksenli yıllarda bir gün tarlayı sürüyoruz. Cevad Baba bana dedi ki ‘Ramazan evladım, zor yıllar. Toprak diyor ki seksende kalkmam, doksanda yatmam.’ Hakikaten seksenli yıllarda çok bereketsiz zamanlar yaşadık. Nerdeyse kıtlık dönemiydi.
Herhalde doksanlı yılların başlarındaydık. Cevad Baba herkese müjdeli, müjdeli bağırıyordu ‘Ekin! Ekin! Bu yıl ekin! Buğdayınız yoksa bulgurunuzu ekin. Allah bulgurdan bile başak verecek!’ Hiç bulgurdan tane çıkar mı? Ee Baba’nın sözüne itimad edilir. Evdeki bulguru da ektik. Hakikaten ektiğimiz bulgurlar başak verdi. Benim anlatacaklarım bu kadar. Siz Baba’yı köylüden sorun, kerameti çoktur.”
Çok Taş AttınOku
Leyla Bacı anlatıyor:
“Baba çok mübarek bir insandı. Ne derdimiz varsa ona koşar dua ettirirdik. Şu Kırşehir’in bütün derdi Baba’nın yanında biterdi. Kardeşimin başında bir sıkıntı vardı. ‘Bizim Cevad Efendi’ye git, bir duasını al.’ dedim. Kardeşim bana ‘Sonuçta o bir köylü, ne yapabilir ki bana?’ diye çıkıştı. Zar zor ikna ettik, Baba’nın yanına gönderebildik. Giderken yanına iki kişi daha almış. Yolda söylene söylene gitmiş, vermiş veriştirmiş Baba’ya. Yanına varmışlar, Mübarek iki kişiye güler yüzle ‘Buyurun, geçin şöyle oturun.’ demiş. Bizimkine de ‘Sen şöyle geç, gelene kadar bize çok taş attın.’ demiş.
İstediğin Daire OlsunOku
SSK memuru, Mehmed Kestane Bey anlatıyor:
“Sene 1999 olsa gerek. Daire sahibi olabilmek için bir kooperatife girdik. Bina bitti, kura ile çekiliş yapılacak. Benim de altıncı kat, güney cephede gözüm var. Cevad Baba’nın yanına gidip bir duasını alıyım, dedim. Vardım durumu bildirdim Baba’ya. Mübarek de bizi kırmadı. ‘Oldu evlad. Dua edelim istediğin yer olsun.’ dedi. Aynen istediğim yer oldu. Böyle bir kerametini görmüştüm mübareğin.”
Gece Üçte SözleştikOku
Ali Çelebi Bey anlatıyor:
“Ortalık kurak, bir damla yağmur yok, Cevad Baba’yı bizim köye davet ettik. Baba bir gün önceden köye geldi. Geceyi bizim köyde geçirdi. Ertesi gün beş altı köy, çıktık yağmur duasına. Ortada ne bulut var, ne bir karartı. Yağmur yağması imkansız görünüyor. Dualar edildi, ortada hiçbir yağmur alameti yok. Cevad Baba birden öne geçti ‘Ya Rabbi. Gece üçte sözleşmedik mi? Hani yağmur?’ diye haykırdı. Nerde var nerde yok birden kara kara bulutlar toparlanmaya başladı. Hadi kaçalım demeye kalmadı, sırılsıklam olduk köye varmadan.”
Katil BulutlarOku
Ali Çelebi Bey anlatıyor:
“Cevad Baba sık sık bizim köye gelirdi. Köyümüzün alimlerinden, Hacı Mehmed Hoca anlattı bana: ‘Bir gün Cevad Baba’nın abdest suyunu döküyorum. Mübarek göğe doğru baktı. Yahu bu katil bulutların işi ne burada dedi. Ben bir anlam veremedim. Aradan on dakika geçti geçmedi, birden bir silah patlaması duyduk. Bizim köylünün biri ‘Yağmurlu köyünden birini vurmuşlar.’ dedi. Mübareğin böyle bir kerametini anlatmıştı Hacı Mehmed Hocam.”
Köpekler Yol VeriyorOku
Oğlu Bayram Bey anlatıyor:
“Bir gün bir otobüs dolusu insan geldi. Bizim köyün köpekleri, yolun başından beri arabanın peşine takılmışlar. Otobüs geldi evin önüne, şoför camdan sesleniyor ‘Şu köpekleri bir çekseniz!’ O anda Babam çıktı dışarı, köpeklere ‘Misafirlere böyle mi davranılır, çabuk hizaya!’ der demez dokuz, on köpek birden asker gibi sıraya girdiler, yan yana durdular. Babam tekrar köpeklere ‘Selam verin misafirlerimize.’ dedi. Köpekler ön ayaklarını havaya kaldırdılar. Hep bir ağızdan uludular. Babam sonra misafirlere dönüp ‘Korkmanıza gerek yok, buyurun inin.’ dedi. Herkes hayret etmişti.
Münâcâtları
“Yâ Ğani Perverdigâr” MünâcâtıOku
Hacı Cevâd-ı Velî (k.s.), ümmî olduğu halde çok yüksek olan bu münâcâtı nerden ve nasıl ezberlediği belli değildir. Zikir halkalarında sık sık bu münâcâtı kullanırdı.
Yüzümü dergâha tuttum, ya Ğani Perverdigâr!
Derdime derman eriştir, ya Ğani Perverdigâr!
Şaşmışım ya Rab, vebadan eyle şerrinden halas,
İzzetin zâtın hakkı için, ya Ğani Perverdigâr!
Gam çerişi her yandan bağlamıştır yolumu,
Gamdan azat eyle bizi, ya Ğani Perverdigâr!
Her ne derde müptela olsa bütün halk-ı cihan,
Senden ister derde derman, ya Ğani Perverdigâr!
Arş ile kürsün hakkı için bir nazar kıl halime,
Kullarını sen sevindir, ya Ğani Perverdigâr!
Hicr odu canıma kar edip kületti bağrımı
Nârı hicrinden halas et ya Ğani Perverdigâr
Ol Resûlün yüzü suyu hürmeti için ya ilâh,
Kahr-ı mihnetten halas et, ya Ğani Perverdigâr!
Zehrini bana içirdi bir dem içre bu felek,
Âh elinden dehri dönen, ya Ğani Perverdigâr!
Cümle müşkül işler, sen halledersin ya Kerîm,
Hâl-i müşkülden halas et, ya Ğani Perverdigâr!
Enbiyanın evliyanın hürmeti için ya Rahîm,
Merhamet kıl ben garibe, ya Ğani Perverdigâr!
Senden olmazsa inayet ya İlâhe’l-âlemîn,
Kime feryat eyleyim ben, ya Ğani Perverdigâr!
Levh-i Mahfûz hakkı için hâcetim eyle revâ,
Hasretime sen kavuştur, ya Ğani Perverdigâr!
Gurbete düştüm, yüzümü tutmuşum dergâhına,
Umarım senden inayet, ya Ğani Perverdigâr!
Kâbe hakkı için ki ânî bünyad eylemiş Halîl,
Sen bizi hıfz eyle daim, ya Ğani Perverdigâr!
Kim ki yüzü yere vurup senden muradın istedi,
Ber murat ettin sen ânı, ya Ğani Perverdigâr!
Kesmem senden ümidimi, ya Kerîm-ü Zülcelâl,
Eyle müyesser ya Rabbenâ, ya Ğani Perverdigâr!
Mustafa’ya verdiğin Kur’ân-ı Âzam hakkı için,
Yarlıga kıl anam atam, ya Ğani Perverdigâr!
Hakkı sen, Râzıkı sen on sekiz bin âlemin,
Cümlesi de zikreder, ya Ğani Perverdigâr!
Öldüren, diri kılan sensin kamu kullarını,
Ağlatıp hem güldürensin, ya Ğani Perverdigâr!
Bahr-i rahmet her kime bir katra ihsan eylesen,
Rahmete müstağrak olur, ya Ğani Perverdigâr!
Fiilimizi bize yarın arz edersin, ya İlâh,
Vâh deriga neyleriz, ya Ğani Perverdigâr!
Fazlınla lütfedersin bize ya Kerîm,
Gam değil minnet yeridir, ya Ğani Perverdigâr!
Ruz-i mahşerde bütün müminlere didarım,
Arz edip eyle terahhum, ya Ğani Perverdigâr!
Cümle iman ehline fazlınla rahmet eyle-gel,
Zira Gaffaru’z-zünubsun, ya Ğani Perverdigâr!
Hem ne yüzle varırız dergahına yarın Senin,
Senden olmazsa inayet, ya Ğani Perverdigâr!
Ayıbımızı yüzümüze vurma yarın ya Rabbenâ,
Çünkü settaru’l-uyubsun, ya Ğani Perverdigâr!
Gerçi yoldan azdırır bu nefs-i emmâre bizi,
Sakin ettir cennet içre, ya Ğani Perverdigâr!
Sen bize komşuluğun ver, ya ilâhî Ahmed’in,
Sen kabul et münâcâtım, ya Ğani Perverdigâr!
On sekiz bin âlemin Hakkı için olsun ya İlâh,
Sen kabul et münâcâtım, ya Ğani Perverdigâr!
Şeş cihetten erişir türlü belalar ya İlâh!
Sığınırım sana her dem, ya Ğani Perverdigâr!
İns-u cinin, hem vuhuşun rızkını bi tamam,
Rûz-i Şeb yetiştirirsin, ya Ğani Perverdigâr!
Dört kitabın hakkı için, ya Vâhid-ü Ferd-ü Samed,
Her beladan sakla bizi, ya Ğani Perverdigâr!
Hem beladan, hem kazadan sakla bizi ya Kerîm,
Hem hatadan, hem hatardan, ya Ğani Perverdigâr!
Kudretinle devreder göklerde şems-u kamer,
Hürmetine sen esirge, ya Ğani Perverdigâr!
Çün işin lütf-u keremdir kullarına ya İlâh,
Lütfunu daim umarız, ya Ğani Perverdigâr!
Ya İlâhî, bize birkaç gün ecelden ver eman,
Âlimin ilmi hakkı için, ya Ğani Perverdigâr!
Yerler ve gökler hakkı için ya ilâhe’l-âlemîn,
Merhamet kıl ben garibe, ya Ğani Perverdigâr!
Yüzü kara kulunum ya Rab, günahım bi aded,
Lütfun ermezse nidelim, ya Ğani Perverdigâr!
Tövbe ettim, ettiğim işe pişman olmuşum,
Tövbemizi sen kabul et, ya Ğani Perverdigâr!
Bin bir ismin hürmeti için ümmetini Ahmed’in,
Rahmetinle yarlığa kıl, ya Ğani Perverdigâr!
Son nefeste cümlemizi Şeytan elinden kıl halâs,
Bize imanı bağışla, ya Ğani Perverdigâr!
Bu münâcâtı okuyup yüzümü tuttum Sana,
Yüzümü mahşerde ak et, ya Ğani Perverdigâr!
Kim ki yüz tutup münacat eyledi dergâhına,
Hâşâ, mahrum komayasın, ya Ğani Perverdigâr!
Cümle maksud-u muradım hazretinden dilerim,
Senden ayruk kimse yoktur, ya Ğani Perverdigâr!
Mustafa’nın yüzü suyu hürmeti için ya Müsteân,
Âteş-i nârdan halas et, ya Ğani Perverdigâr!
Ol kıyamet dehşetinden sen halâs et cümlemiz,
Mustafa’ya sen bağışla, ya Ğani Perverdigâr!
Okuyanı hem yazanı rahmetinle yarlığa ğıl ya Ganî,
Dinleyenleri dahi hem, ya Ğani Perverdigâr!
Sami SultanımOku
Sami Sultanım Nefy-i İspat’tan sohbet eyledi
Bütün ihvanlarımızdan Allah rızası için ağladı
Sami Sultanıma meyl bağladı
Sami Sultanım Ashab-ı Suffa'da oturur
Tefekkür ederde ihvanları yetirir
Zülcelale götürür, oy oy götürür
Sami Sultanıma zayıf demişler
Dostun cemaline hayran olmuşlar
Sami Sultanımı ziyaret etmeye geldim
Melekler yüzünde, vay bakıp gördüm
Erenköyü’ne vardımda kupkurun olmuş
Solmuş çiçekleride bülbül ötmez olmuş
Erenköyü’nde de tren istasyonu geçer
Sami Sultanım müridini koymuştur
Medine-i Münevvere gider
Sami Sultanımın bahçesinin gülüyüm
Mevlanın miskin etna günahkar kuluyum
La İlahe İllallah, La İlahe İllallah
Kabul eder inşallah, La İlahe İllallah
Zülcelale gidelim, La İlahe İllallah
Cümle günah af olcak, La İlahe İllallah
Yerin göğün direği, La İlahe İllallah
Dört kitabın manası, La İlahe İllallah
Taştı rahmet deryası, Gark oldu cümle asi
Dört kitabın manası La İlahe İllallah
Bağı bostan gezelim, Dost diyerek bakalım
La İlahe İllallah, La İlahe İllallah
Kabul eder inşallah
Hikmetli Sözleri
Hacı Cevâd Efendi (k.s.) halifesi Mehmed Canlar Efendi'ye şöyle anlatmıştır: “Oğlum, nefis algılayabilen bir varlık olduğu için çocukluk ve gençlik yıllarının ilk döneminlerinde yavru bir gelincik ya da yavru bir yılan mahiyetindedir. Yaşı ilerledikçe, aynı gömlek (deri) değiştiren bir yılan gibi büyür. Hilesi ve aldatması ziyadeleşir. Bir de veziri şeytan oldu mu artık kalbe duhulu (içine girme, erişme) ve yönlendirmesi şeytanın kendisinden yetmiş kat daha şiddetlidir. Şeytanın yanlış telkinleriyle (vesvesesiyle) insan, heva ve hevesini ilah edinir, bir nevi firavun olur bu da şirk-i kebirdir (büyük şirktir). Bundan dolayı büyüklerimiz ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’ demiştir. Furkan Sûresi 43. Ayet’te Allâh ‘Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?’ buyurmuştur. Nefs-i emmâre yedi ayrı başı olan bir yılandır. Her başın altında da yedi ayrı baş daha filizlenmiş durumdadır.” buyurmuştur. Bunu anlayabilmek için, aşağıda beyan etmiş olduğumuz, bu yedi başın insana bulaştırdığı tüm kötü hasletleri bilmek lazımdır. Yoksa kişi kendisinde bu kötü vasıfları göremez, daima nefsini temize çıkarır.
Hakikate ermeyen kendinden uzaktır. Kendine uzak olan bilmez nasıl bir hatanın içinde olduğunu ki kendini düzeltsin. Cahil bilmez ki hakikate ermeyen kalbe nefs, nefse de dünya ve şeytan yakındır. Bunlar ise göze bağlanan bez gibidir. Böyle biri kördür, perdelidir. Yolu (hakikati) kendi bilmez ki başkasını götürsün.
Hakk yolculuğunda olan sâlikleri Allâh istedikleri ile değil, sâlikin kemâle erişmesi için gerekli olan insanlarla bir araya getirir.
Kâdirî ve Nakşî tarikatı tahin ile pekmeze benzer. Kâdirîlik tahin ise Nakşîlik pekmezdir. İkisi de güzeldir, lakin gönül kabında ikisi karıştırılırsa tadına doyulmaz.
Müridin afetlerinden bir tanesi de insanların amellerine ve gittikleri tarikat yollarına karışmasıdır. Muhammedî bir din ulu ağaca benzer. Gövde ve kök birdir. Tarikat ise bunun dallardır. Müridler ise bu dallar üzerinde yetişen meyvelerdir. Ağacın başında bu dalları silkeleyen görevliler vardır. Dallar üzerindeki çürük meyveleri silkeler ve düşürürler. Bunun için müridin diğer bir kardeşini eleştirmesi veya gittiği yoldan döndürmesi hem kardeşine hem de kendisine zarar verir. Zaten bu ağacın başında görevliler vardır. Ehil olmayanları düşürürler, olgunlaşan meyveleri de dallarından koparırlar ve muhafaza altına alırlar.
İslâm âleminin çöküşü, dinin emirlerini tutmamaktan kaynaklanıyor.
Sakın kapısında gerçek bir tezkiye ve terakki görmediğin bir şeyhin icazetini kabul etme. Tarikat, terakki yoludur. Tezkiyesi olmayanın da terakkisi yoktur ki seni bu yolda irşad etsin.
Peygamberimiz (s.a.v.) ümmeti için ‘Helâk var mıdır?’ diye endişelenirken, Cenabı Allâh “Ümmetine helâk yoktur. Ama kardeş kardeşin kanını dökerse, kardeş kardeşin ırzına göz dikerse ve kardeş kardeşin malını gasp ederse senin ümmetini ondurmam.” buyurmuştur. Günahlarının çokluğu bu ümmeti felakete sürükler. Tövbe edip Allâh'ın emirlerini tutmamız lazım.
Doğru müridin alameti kendisine rehber edindiği velîden istifade etmeye çalışmasıdır. Verdiği emirleri tutmaya gayret gösterir. Muhalefet etmez. Yolunun kardeşleriyle iyi geçinmeye çalışır. Kardeşlerinden gelen sıkıntı ve cefaya, mürşidi hürmetine sabrederler. Ehil olan, köpekten ibret alır.
Müridin mürşid hakkında konuşmuş olması doğru değildir. 124 bin hal vardır. Nasıl doğru bir mürid olunur, bu hususta bilgi sahibi olmaya gayret etmelidir. Avamın, evliyayı seçme imkânı yoktur. Bu hususta yanılır.
Tasavvuf, kendini bilme yolunda akıl ve ruh melekelerini doğru bilgi ve amel ile tasfiye edip, nefsi arındırarak kemâle erdirme yoludur. Rehbersiz bu yolda yürünmez.
Müridde teslimiyet öyle olmalı ki, mürşidi kendisini bir dere yatağına yerleştirse, burada beklemesini söylese, mürşidi ayrıldıktan sonra o müridin üzerine sel kopup gelse de “Efendim beni koyduğu yerde bulmalı!” diye tırnaklarını dere yatağına geçirip selin sürüklemesine karşı direnmeli ve yerinden kaçmamalıdır.
İbnü’l-Vakt ol! Yani vaktin evladı ol. Geri dönüşü olmayan iki büyük sermayen sağlık ve ömründür. Bunları nerede ve ne için tükettiğini bil.
Tasavvufta seyr-i sülûk içerisinde olan bir sâlikin önünde 4 önemli basamak vardır: 1. Tövbe-i istiğfar: Gelmiş ve gelecek olan günahlara şimdiden tövbe edip geçmişte işlemiş olduğu hatalara ve gelecekte içine düşebileceği hatalara düşmemek için sürekli Allâh'a sığınmaktır. Bu hususta tam bir tövbe-i istiğfarla Allâh'a sarılıp, her daim acziyetini dile getirmektir. 2. Tefekkür-ü mevt: Bir insanın dünyadaki hayat evresinde beşerî adımları atarken, hayat yolculuğu esnasında dünya hayatına ait olan gerekçeleri yerine getirirken, dünyayı tam manasıyla hiçe sayması ve âhiret hayatına, yani ölümden sonraki hayata hazırlanmasıdır. Bunun için ölüm gerçeğini her daim hatırda tutmaktır. Yani dünyaya ait bölümün fâni olduğunun bilincinde olmasıdır. 3. Râbıta-ı şerîf: Râbıtanın tamamı üç kademede izah edilebilir. Birincisi fenâ fi’ş-şeyh, şeyhe râbıtadır. Bir kimsenin kendisine güvendiği, mânevî yolculuğundaki sülûkuna yardımcı olacak olan rehberine tam bir teslimiyetle, hiçbir şekilde itiraz etmeden teslim olmasıdır. İkincisi, fenâ fi’r-Rasûldür, hayatını tamamıyla Peygamber Efendimize (s.a.v.) adapte etmesi, ona odaklanması ve onun sünnet-i seniyyesine göre yaşayıp onun tavsiyelerine ve nasihatlarına tam manasıyla uymasıdır. Üçüncüsü ise fenâ fi’llahtır, buna ise râbıta değil murakabe denir. 4. Zikir: Zikir de esmâ-âyet, ibadet ve tilavet olmak üzere üç çeşittir. Birincisi tevhidin, esmâların ve belirli âyetlerin tekrar edilerek zikredilmesidir. İkincisi namazın, orucun, zekâtın ve haccın yerine getirilip ziyadeleştirilmesidir. Üçüncü olarak ise Kur’an’ın okunması, yani Kur’an’ın zikir olarak sürekli tilavet edilmesidir.
İnsanların akılları bulanık, gönülleri ise yorgundur. Onları İslâm’ın birinci esası olan Hakk’ın tevhidinin zikrine çağır ki, ruhları uyansın ve yol alabilsinler.
Nakşibendî yolunun bir esası da devlet büyüklerine hayır duada bulunmaktır. Devlet ricali eğer iyi bir topluluktan oluşuyorsa hayır dua onların iyiliklerini artırır, yok eğer kötü bir topluluktan oluşuyorsa yanlışlarını azaltır. Beddua etmek iyi değildir. Yanlışların ve zulmün artmasına sebep olur. İlla beddua edilecekse o zaman dinimizi, milletimizi ve din kardeşlerimiz hedef alanların hile ve tuzaklarının boşa çıkarılması için dua edilmelidir.
Müridimin hangisi olursa olsun, hiçbir melek benden habersiz onun dersini arş-ı âlâya çıkaramaz. Önce kontrol eder, düzeltirim. Sonra dersini tam olarak teslim ederim.
Bu vatan İslâm’ın kalesi, bayrağı İslâm’ın yegâne sancağıdır. Milletimiz ise İslâm’ın en büyük ordusudur. Caminin içi dururken dışı haramdır. Vatan sevgisi imandandır. Selametimiz için çok dua edelim.
Eğer bir topluluk bir araya gelir de hep birlikte Allâh’ı zikrederse, O bir olan Allâh da gönülleri birleştirir. Böylece aradan ırk, nesep ve mezhep gibi ayrımcılık kalkar, millet bir bütün olarak birbirini sever.
Halkı Allâh’ın zikrine toplayın. Zikir, insanları vecd ve aşka getirir, insanların sapmasını önler ve zayıf olanları güçlendirir.
Zikir, Allâh’a ulaşmada şimşek gibidir.
Zikir, hazır yemektir. İlim ise çiğ sebze alışverişine benzer. Pişirmezsen yenmez. Amel edilmeyen ilim fayda vermez.
Cehrî zikirde ruhların karşılıklı yıkanışı vardır. Vücudun üzerinde bulunan gam, keder, nazar, elem, buhran ve hastalık gibi kirleri yıkar temizler.
Zikir rahmet damlalarına benzer. Kul zikrettikçe, kalbin üzerine bu rahmet damlaları düşer ve bir gün gönül üzerinde sele dönüşür. Ne kadar gaflet, günah kiri gibi çer çöpler var ise, bunların hepsini alır götürür ve kalp temizlenir. Ondan sonra kul ibadet ve taatlerinden lezzet alır.
Cehrî zikrin bir fazîleti de insanların birbirlerini çok hızlı bir şekilde sevmesini sağlamasıdır. Ayrımcılığı, bölücülüğü ortadan kaldırır, gönülleri birleştirir ve toplumun birlik ve beraberliğini sağlar. Bu sadece dünyevî fazîletlerinden bir tanesidir. Uhrevî yönü ise; sen Allâh’ı topluluk içerisinde zikrettiğin için, Allâh da seni kendisine yakın bulunan mukarrebîn (Allâh’a yakın olan büyük melekler ve Allâh’ın indinde çok kıymetli, mübarek, yakınlaşmış olan zâtlar) zümresinin içinde zikreder.
“Bildiğinle amel edersen, bilmediklerini Allâh sana öğretir”, hadis-i şerîfinin manası bellidir. Bir diğer manası ise zikirdir ve efdal olan da budur. Çünkü diğer ilimler detaylı bilgi ister ve kişi amelinde hataya düşebilir. Zikirde ise hata yoktur. Kul zikrettikçe, Allâh onun kalbini açar, doğruyu ve eğriyi seçme yeteneği verir ve kulunu korur.
Tefekkür-ü mevt, Allâh’a giden yolda tövbe-i istiğfardan sonra ikinci önemli basamaktır. Tefekkür-ü mevti ihmal eden hakikate eremez. Çünkü şu yalan dünyada tek gerçek; ölümdür. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şerîflerinde ölümün hatırlanmasını tavsiye etmiştir.
Bir mürid, mürşidinden tasavvuf yolunu tahsil etse ve üstadıyla ihvanına hizmeti olmasa ona mutlak ilim nasip olmadığı gibi bir gün ilmi de silinir aklından. Bunun sonucunda konuşurken ondan lisân-ı fasih alınır (sohbeti beğenilmez). Âhir ömründe de onun kapısını fakirlik çalar. Mürşid dediğin lisân-ı fasih sahibidir.
Milleti ayakta tutan Allâh'a ibadettir. Vatana hizmet büyüklere itaattir. Her kim bunu yaparsa dünya ve âhiret selametine kavuşur.
Dini yaşantısını görmediğiniz insanlardan din öğrenmeyin. Sözünde ve işinde emin olanı tercih edin.
Vatanı olanın dini, dini olanın vatanı kaimdir. Bu millet tevhid ruhuna sahiptir. Biz zor zamanlar gördük ve yıkılmadık. Bu millet imandan ayrılmadığı sürece bu milleti kimse yenemez.
Kırşehirli Hacı Cevâd-ı Velî Hz. (k.s.) halifesine Mehmed Canlar Efendi’ye yapmış olduğu nasihatinde, “Evladım! Yol, büyüklerimizin çizgisini takip edip onların tavsiyelerine, zamanın gerekçelerini doğru değerlendirerek uyman gerekir. Bu mânevî terakki için elzemdir. Silsile büyüklerimizin içtihadını doğru anlayıp onların yap dediklerini yapman, yapma dediklerini yapmaman seni bu mânevî yolda muhafaza eder. Şeyhlerimizin tavsiye ettiği ibadet, zikir ve evrâd-ı ezkârlarını onların tayin ettiği vakitlere göre okuman gerekir. Her evliyanın yerine göre celâl, cemâl ve kemâl olmak üzere okuduğu bir tertibi vardır. Evliyaullâh duruma göre bu evrâdlarla Allâh'tan yardım talep ederler. Zira Sâmî Sultanım bize de yeri geldikçe bu evrâdları okumamızı emretmiştir.”
Kırşehirli Hacı Cevâd-ı Velî Hz. (k.s.) halifesine Mehmed Canlar Efendi’ye yapmış olduğu nasihatinde, “Oğlum insanlar sana karşı yanlış yapabilir, lakin bu yanlışlarının sebebi vardır. Yoksa insan aslen masumdur ve eşref-i mahluktur. Yanlışların sebebi üç hadiseden meydana gelir: Ya aklı yetmemiştir (cehalet), ya nefsine yenik düşmüştür (irade eksikliği) ya da şeytan aldatmıştır (vesveseye karşı korumasızdır). Dolayısıyla kim suçlu?”
Galeri








